Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%74,5)
Hayır (%20,7)
Kararsız (%4,71)

Toplam Oy: 212

Tüm Anketler

Takvim

« Ekim - 2021

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31

İstatistikler

 Toplam Hit: 3592884
 Sitede Aktif: 2
 Ip: 3.239.2.222
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 16

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

Etiket: ordu

Ağu`09
2
EYMÜR YAZILARI
Eymür Yazıları

Yorumlar(0)

 

 

 

                                        ÜÇ SÂLİH

“Salı’nın Sâlihleri”  olarak da koyulabilirdi yazının başlığı. Geçen Salı günü bir komşumuzun düğünü vardı köyde. 1. Sâlih’ in oğlunun torunu evleniyordu. Dâvetiye geleli epey olmuştu. Ona katılmanın hazırlıkları içerisindeyken diğer komşumuz Sâlih KARACA Amca’nın ölüm haberi ulaştı, tedâvi için gittiği  İstanbul’dan. Karadanoğlu Sâlih Amca yılların emektarı, herkesin işine koşan, kimseye zararı olmayan, kimseye zulmettiği söylenemeyecek olan, kendi hâlinde, garip diyebileceğimiz bir insandı. Çevrede, işinde çalışmadığı, çağrılıp da yardımına gitmediği kimse yoktur diyebiliriz rahatlıkla. Dolayısıyla herkeste, hepimizde hakkı ve üzerimizde emekleri var. Hayâtı çilelerle geçmiş, bağlarda-bahçelerde didinmeyle, dağlarda-bayırlarda koşuşturmalarla geçmiş, yokluğu bizzat görmüş yaşamış, çarık kelimesini duyan değil gören ve giyen bir neslin  son örneklerindendi. Okuma-yazması yoktu. Çünkü, o zamanlar doğru-dürüst okul yoktu. Gitmek istediğinde de o zamanların sözü geçenleri: “ – Ne okulu? İnek-dana ne olacak, onlara kim bakacak?” demişlerdi. Bana öyle geliyor ki, hayat boyu insanlar yaşadı, o hep uzaktan izledi. O sâdece çağrıldı, yardımcı oldu, hizmet etti. Tâ Suşehri’ nden atlarla, katırlarla Buğday, Arpa getirişini, gece-gündüz demeden ne çilelerle yol alışını ve o zamanlar yaşanan yoklukları anlatırdı. İnanıyoruz ki hizmet ve himmetleri hak katında karşılıksız kalmayacaktır. Ben onu özellikle evimizin yanındaki, kendisinin fidan olarak diktiği Çınar Ağacıyla hatırlayacağım. Onun yürüyüşleri ve sesleriyle şenlenen  Harman Boğazı onu bu çınar ağacıyla hatırlayacak artık. Bizimle birlikte çınar ağacının rüzgârla fısıldaşan duâları da onunla olacak. Mekânı Cennet olsun.

Salının gündemi belli olmuştu: Öğleye kadar Sâlih Amca’ nın cenâzesine katılacak, öğleden sonra da düğün evine uğrayıp dönecektik. Fakat sabah namazında gelen sürpriz ve çok acıklı bir haber yüreklerimizi yaktı, duyanları yasa boğdu: Yine en yakın komşularımızdan Molloo (Mollaoğlu)  Sâlih Amca’nın oğlu Erdoğan Hoca (Ulusoy) Kardeşimiz , akşam arkadaşlarıyla Ordu’dan Ulubey’e, evine dönerken Akpınar’da geçirdikleri bir trafik kazâsı sonucu vefat etmişti.

DÜNYÂ

Duruyorken, bir dostun ölüm haberi gelir

Dünyâ fânî demenin bir daha yeri gelir

Budur olacağımız, yalan kalacağımız

Ne gelen burda kalır, ne giden geri gelir!

Arkadaşlarının da bir çoğunun ağır yaralandığı bu elîm kazâ onu aramızdan alıp sonsuz ufuklara kanatlandırmıştı. Bu âni olay salâ olup sîneleri yaka yaka  dalgalandı dağlarda, derelerde, tepelerde. İnsanlar akın akın geldiler. Ulubeydeki cenâze merâsimi onun kişiliğinin, karakterinin, insanlığının niteliğini yansıtıyordu elbette. Meğer ne çok seveni varmış. İnsanlara insan gibi davranmış, tepeden bakmamış, görevini ciddiyet ve sevgiyle yapmış. İnsanlar da onu takdir etmiş ve onun farklılığının farkına varmış olmalı ki o gün Ulubey farklı bir günü yaşadı. Her yer cemaat oldu. Caddeler, sokaklar, çarşılar taştı. Binlerle ifâde edilebilecek dil ve gönül onun için içten duâ etti, Hakk’a niyâzda bulundu, ardından gözyaşı döktü. Kardeşlerini görmeliydiniz, İstanbullardan uçup gelen yeğenleri ve sevenleri görmeliydiniz! Daha önce görev yaptığı yerlerden gelenleri görmeliydiniz. Çarşamba’ dan iki araba gelmişti meselâ. Gözyaşları sel olmuştu. Kâlpler  erimiş akıyordu. Gözler  Peygamber (SAV)in komşuluğunda buluşmanın hasretiyle bakıyordu ardından.

Öğleye doğru Sâlih KARACA Amca’yı uğurladık. İkindide de Erdoğan ULUSOY Kardeşimizi. Onlar gidince ölüme kendimizi daha yakın hissediyoruz. Çünkü ölünce sevdiğimiz insanların yanına gideceğimizi düşünmek insana tesellî veriyor. Yüce Rabbim  gidenlerimize rahmet, kalanlarımıza da sabırların en güzelini ihsân eylesin. Sâlih ULUSOY Amca 1978’de de bir diğer oğlu Hicâbi Kardeşi askerlikten dönerken kaybetmişti. Bu ikinci acı onu daha da nûrânîleştirecek diye inanıyorum. Emine Yenge de öyle. Allah (CC) yardımcıları olsun. Bu olayı da sabır ve tevekkülle karşılayacaklardır.  Yüce Rabbimiz onları ve bizleri sevgili elçisinin komşuluğunda buluştursun inşâllâh. Âmin.

Öğle, İkindi derken akşam yaklaştı. Akşama doğru da öbür Sâlih’lerin, cenâzeler dolayısıyla oldukça sessizleşen, âdetâ yas tüten düğününe hayırlı olsuna uğradık. Gelin kızımızın babası Nizâmettin KAHRAMAN anlı-şanlı davulcu esnafından. Hattâ Davulcular Derneğinden haber göndermişler, 14 takım Davulla geliyoruz diye. Fakat komşumuz , komşularının acısını paylaşmak adına bu dillere destan olacak teklifi, “ Olmaz!” diyerek geri çevirmiş. Velhâsıl Eymür Köyü’ müz, davulcunun kendi düğününde davul çalamadığı bir günü yaşadı. Ne yaparsınız, mızrap her zaman neşeli havalar vurmaz, bâzen de hüzün makâmında nağmelenir. Her zaman her şey insanın istediği gibi olmuyor ves’selâm...

 

PAZARDAN MEZARA

 

                 Pazar gün köydeydik. Pazartesi günü de gitmek durumunda kaldık. Çünkü cenâze vardı. Hacıların Şevket Amca’nın oğlu Güngör Duran, çalıştığı şirket arabasıyla Tekirdağ-Malkara’dan İstanbul’a dönerken geçirdiği trafik kazâsı sonucu 39 yaşında hayâtını kaybetmiş. Olayı ulusal televizyonlar da tüm acıklığı ile yansıtmışlar ekranlara, izleyenlerin anlattığına göre. Allâh rahmet eylesin. Âmin…

                   Babası 8 yıldır kâlp hastası. İlk haber geldiğinde, kendisi bahçede çalışırken yığılmış kalmış saatlerce, durumu çok kritik diye duymuştuk. Pil yardımıyla yaşıyor. Daha bir ay önce pili yeniletmek için gittiği İstanbul’da, rahmet-i Rahmân’a kavuşan bu oğullarının  evinde kalmışlar. Bu cenâze vesîlesiyle öğrendiğimize göre, annesi de hem kâlp hastasıymış, hem de şeker hastalığı sebebiyle bir gözü de görmüyormuş. Öbürü de çok zayıfmış. Durum bu, ama neylersiniz ki sırası gelen gidiyor ve o sıra meselesi de bir sır. Ne yaşla ilgili, ne yaz ne de kışla ilgili. Anası, yok babası derken; bir bakmışsın bala’sı gidiyor. Geride de onun balaları kalıyor; Betül(8) ve Mûsâ(14). Yüce  Rabbimiz idrâk ettiğimiz hayâtın arka yüzü olan âhirete intikâl eden bu kardeşimize rahmetiyle muâmele eylesin. Çocuklarının rızkı için çıktığı yolda başına gelen kazâyı cennetinin nîmetleriyle netîcelendirsin. Orada buluşturacağını temennî ettiğimiz yakınlarına, burada sabr-ı cemîler ihsan eylesin… Âmin…

                   Mezarlık Eymür Köyü’müzün tam ortasında. Cenâzeyi aşağıdan yukarı, musallâya çıkarırken, devâm eden hayâtın 40 yıl kadar öncelerine gidiyoruz. Ne yaparsınız; ölen ileri bir âleme, kalanlar da geriye doğru gidiyor işte böyle. Yüce Rabbimiz tüm gidenleri hayırlı ve güzel yerlere vardırsın inşâllâh…

                   Bu mezarlık o zamanlar aralarında ulu ağaçların da bulunduğu, orman denilebilecek nisbette ağaçlarla doluydu. Aradaki meşe, kavak, ardıç, kavlağan, pelit, akasya türünden küçük ağaçları birbirine ören tefekler vardı. Ayrıca çıtırlaşmış bir saça dönüşen böğürtlen ve melocan dikenleri de ağaçların arasından geçebilmenize engel oluyordu.

                   İlkokul hâlâ boş ve harâbe bir binâ olarak orada duruyor. Lojman geçen sene yıkılmış. Köylerde nüfus kalmadı. Yoksa bu binâ restore edilerek tekrar eski canlı günlerine dönebilir; tabiî gelenleri de döndürerek. Köy şuur, hâtıra ve muhabbetine katkıda bulunabilir. Düğün, nişan, sünnet, bayram, sohbet, ziyâret vs. gibi bazı etkinlikler vesîlesiyle buluşma ve de kaynaşma noktası olabilir. Tıpkı, bizim okuduğumuz zamanlarda yapılan müsâmere ve piyesler dolayısıyla tüm köyü gece yarılarına kadar  misâfir ettiği gibi. Köylülerimizi, çocuklarının mârifetlerini izlemek için, ellerine kandil, farfar, gaz lâmbası, ne geçirirlerse kapıp gecenin karanlığında, mezarlar arasından, ecinniler peşlerine düşmüşçesine bir hızla karanlıkları yara yara koşturduğu gibi.

                   Biz bu okulda okurken mezarlığın ortasından bir yol geçiyordu; oradan gelip gidiyorduk. Kar-kış demeden, yağmur-çepel demeden, çamur-çorak demeden. Bir de, şimdi musallâ yapılan kısımda çayırlık bir alan vardı. Kar yağdığında orada kayardık. Bunun dışında, mezarlığın içerisine girmeye korkardık. Hem mezar olduğu için, hem de ağaç yaprakları ve çortlar tamâmen kapattığından dolayı neredeyse karanlık diyebileceğimiz durumda olduğu için. İşin içerisinde çortların çıldıraması, yılan-çıyan korkusu da vardı tabiî.

                   Evet, eskiden “Uzun Çayır” dediğimiz, şimdi cenâze namazlarının kılındığı bu yerde, kızak kaymak ya da yuvarlanmak için kara rağmen koşarak çayırın başına çıktığımız bu yerlerde şimdi neredeyse yorulacak gibi oluyorduk yerin kuruluğuna rağmen. Gel de, “Hey gidi günler heyy!” deme! Derken, aşağıdan yukarıya gelen birisi çekti dikkâtimizi. Bizden oldukça genç olmasına rağmen, birilerinin kolundan tutmasıyla hafif yokuşu tırmanabilen birisi. Çok yakında olmadığı için birden intikâl edemedim; “kim o, şu koluna girilen?” dedim. Baktılar, ben de dikkâtlice baktım bu defâ;

-          Yıldıray değil mi? Dedik bir ağızdan! Ne oldu ona böyle?

-          Felç oldu genç yaşta dediler.

Zorlukla yanımıza kadar gelebildi. Hoş-beşten sonra hasbihâl ettik.

-          Bu sabah geldim. Allâh’a şükür cenâzeye yetiştim.

-          Almanya’dan sırf bu cenâze için mi geldin?

-          Evet. Güngör çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Çok fedâkârdı. Bana çok iyilikleri oldu. Çok da iyi bir şofördü. Ama n’âparsınız ki zaman gelince, ne olursanız olun, gidiliyor demek ki!

-          Öyle kardeş. Artık, duâdan öte yapılacak bir şey yok. Allâh rahmet eylesin!

                   Yıldıray Bey, ben bildim bileli Almanya’da. Öyle çok görüşmüşlüğümüz yok. Arada sırada geldiğinde tevâfukan selâmlaşıyoruz; o kadar. Duyuyorum; Köyde bol bol fotoğraflar çekiyormuş. İlçede, ilde. Sonra bunları kendi memleketiyle ilgili olarak kurduğu web sitesinde insanlarla paylaşıyormuş. Bir-kaç kez bu siteyi ziyâret ettiğim oldu. Sizlerden de ilgilenebilecekler için buraya yazıyorum: www.wer52.de Siteye her gün, dünyânın çeşitli yerlerinden yüzlerce ziyâretçi uğruyormuş. Bir Ordu’lu olarak bizler de zaman zaman uğrayabiliriz rahatlıkla.

-          Hastalığıma alıştım artık. Hâlime şükrediyorum. Almanya’da hastaneye terapiye gidiyorum. Orda neleri var ki! Adam felç. Ağzına yemeğini bile götüremiyor. Bizim elimiz-ayağımız tutuyor çok şükür. Her şey bir imtihan. Allâh beterinden saklasın…

Ve cenâze geliyor o arada. Namaza duruyoruz. Güzel havada, çiçekler, yapraklar arasında, Almanya’dan, İstanbul’dan bu yana kopup gelen kalabalık bir cemaatin hayır şehâdet ve duâlarıyla cenâze namazı kılınıyor.

Hoca bir yerde şöyle diyor duâ cümlesi olarak;

-          Anası hasta, babası hasta derken âniden aramızdan ayrılarak bize ibret vesîlesi olan bu kardeşimizin mekânını cennet eyle, yakınlarına sabr-ı cemîller ihsân eyle…

Biz de diyoruz ki; “Âmin, Âmin, Âmin” ves’selâm…

 

EYMÜRLÜLER KEMERBURGAZ’DA BULUŞTU

 

İstanbul’da yaşayan Eymürlüler İstanbul Kemerburgaz bölgesinde yer alan Belgrat Ormanları Fâtih Çeşmesi piknik alanında buluştular.

İlimiz Ulubey İlçesi Eymür Köylülerinin her yıl yaptıkları piknik coşkulu geçti. Eymür Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nce düzenlenen ve Pazar günü gerçekleştirilen pikniğe, İstanbul’da yaşayan çok sayıda Eymürlü katıldı.

Şeref konuğu olarak piknik alanına gelen Şişli Belediye Başkanı Mustafa SARIGÜL de piknik alanında bir konuşma yaptı. Eymürlüler Dernek Başkanı Bahtiyar PALA’nın takdim ettiği, teşriflerinden dolayı teşekkür ettiği SARIGÜL yaptığı konuşmada, kendilerinin inanç, örf ve âdetlere saygılı bir sosyâl demokrat olduklarını, kültürel özelliklerimizin nesilden nesile intikâli açısından böylesi yöresel faaliyetleri her zaman önemsediklerini ve desteklediklerini belirterek, dernek yöneticilerine teşekkür ederek, kendilerinin ve mensuplarının her zaman yanlarında olduklarını belirtti. O esnâda yağan yağmura aldırmayan SARIGÜL, kendisine tutulan şemsiye altında sürdürdüğü konuşmasının sonunda, Eymür Köyü’nde yapılmakta olan Köy Konak ve Kültür evine harcanmak üzere dernek başkanına 7500 YTL’lik bir yardım çeki verdi. SARIGÜL daha sonra, faaliyeti düzenleyenlere, katılanlara, gösterilen ilgi ve yapılan ikramlara teşekkür ederek piknik alanından ayrıldı.

Ondan biraz sonra da hemşehrimiz Temel COŞKUN Bey piknik alanına geldiler. Ordulular Hizmet Vakfı Başkanı Temel COŞKUN uzun süre Eymürlülerle birlikte sohbet etti. Coşkularına katıldı.

İmtiyaz Sâhibi ve Yazarımız Nûri KAHRAMAN’ın da katıldığı etkinlik güzel bir birliktelik ve faaliyet olarak hâfızalardaki yerini aldı. Daha sonra herkes, fındık mevsimi, köyümüzde, inşaatı bitmek üzere olan Köy Kültür Salonumuzda buluşmak dileğiyle diyerek ve gelecek sene de aynı yerde buluşmayı umarak akşama doğru piknik alanını terk ettiler.

 

                                                  KÖYDE BİR GÜN;

                     BİRAZ CENÂZE, BİRAZ DÜĞÜN!

 

 

               Geçtiğimiz hafta sonu köydeydik. Mâlum, köylerde şimdi bahçeleme tâbir ettiğimiz budama zamânı. Çoğu insan hafta sonunu köylerde çalışarak geçiriyor. Kimi bahçelerde, kimisi tarlalarda, kimisi de ormanda. Yüce Rabbimizin lûtfettiği, şu an bol ve ucuz olan hamsi alıp da köye piknik yapmaya gelenler de yok değil. Ancak ağırlık, bir yandan bahçe temizliği olmakla berâber, bununla bağlantılı olarak yakacak tedâriki için çalışmaya gelenler çoğunlukta. Meselâ biz, bahçelerimizde gittikçe çoğalan, kabaran ve fındıklıkları bürüyerek gölgeleme eğilimini çoğaltan ağaçları budamak ve seyreltmekle meşgûldük. Bir yandan da daha önce bahçelediğimiz ocakların kesilmiş dallarını çırparak odun hâline getirdik. Ağaçlardan ve dallardan elde ettiğimiz odunları çarşıya götürmek üzere  kamyona yükledik. Hem bahçeler temizlendi, hem de bir sürü odun yapmış olduk. Özellikle hamlıktan dolayı biraz yorulur gibi olsak ta sonuçta temiz hava aldık. Bir şeyler yapmanın, bağı-bahçeyi püsürden kurtarıp temizlemiş olmanın hafiflik ve mutluluğunu tattık.Yüce Rabbim sağlık versin yoksa; çalışmak zevkli oluyor.

                   Hele, bizimkisi gibi güzel köylerde, bir de hava müsâit oldumu, değme keyfine gitsin. Çocukları da götürmüştük; halasıgillerde, onların çocuklarıyle berâber mutluluk içerisinde, kendi âlemlerinde geçirdiler günü. Elleri-ayakları toprağa değdi. Köpeklerle havladılar. Kedileri yakalamaya çalıştılar. Purlarda araba yarıştırdılar. At niyetine çubuk sürüklediler. Dışarıda hamsi ızgara yapan büyüklerine odun getirdiler. Gözlerini duman yaktı. Onlarla birlikte üşüştüler ızgaranın başına. Bir yanda tertemiz hava. Ayakların altı yemyeşil çimen. Harmanın çevresinde patates çiçekleri. Pembe, kırmızı güller. Sarı çiçekler. Hoşgıran çiçeklerini de belirtmeden geçmeyelim. Büyük yenge sabahtan beri pancarlıktaydı. Oğluyla birlikte dörünüp durdular orada. Bir yandan pancar toplarken, bir yandan da pancar tohumu ekmişler söylendiği kadarıyla. Mârullar, maydanozlar; sâdık yârimiz, birgün koynuna yatacağımız kara toprağın cennet örneği hediyeleri. Fadime Ana daha aşağılarda, tarlanın alt eteğinde, elinde kazma bir şeyler yapıyor. Ne yaptığını bilmiyorum. Merak ta etmedim. Bildiğim bir şey varsa, o da; hem köyde olmak, hem de yan gelip yatmak diye bir şey yok. Köy deyince toprak akla geliyor. Köyün hâkimi toprak ve sen onun çağrısına uymamazlık yapamıyorsun. Köy deyince hep iş akla geliyor. Onun için köylerde iş hiç tükenmez. Onun için köylerde bereket tükenmez.

                   Çalıştığımız bahçe köyün orta yerinde, Melet Vâdisi’ne bakıyor ve aşağı-yukarı 20 pâre köyü uzaktan görebiliyorsunuz. Uzaklardan motor sesleri geliyor. Yer yer dumanlar yükseliyor. Anlaşılan bahçelerde hayli çalışanlar var civâr köylerde. Namaz vakti geldiğinde çeşit çeşit ezanlar sizi namaza ve felâha dâvet ediyor. Uyanık olmaya, görünürdeki güzelliklere takılıp kalmamaya, o güzellikleri bahşedeni hatırlamaya ve O’nu anmaya çağırıyor. Bir yandan davullar çalıyor. Yapraklar dökülmüş. Evler, yollar meydana çıkmış. Şuayip Tepesi’nde kalan yapraklarda turuncu renk hâkim. Çoğu dallar artık kolsuz-kanatsız. çoğunluk kışın soğuğuna karşı duâya durmuş gibiler.

                   Bir zaman sonra Kur’an sesleri geliyor bir taraflardan. Bir yerlerde mevlit mi okunuyor, yoksa yeni defnedilmekte olan bir mevtânın kabrine toprak atılırken Kur’an’la mı uğurlanmaya çalışılıyor şefaâti umularak. Bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa bir yanda ölüm bir yanda düğün, bir yanda keder bir yanda neş’e hayat devâm edip gidiyor. Hepsi de bizim için! Siz uzaktan dinlerken, yer yer ölüler sanki davulla gömülüyormuş hissine kapılıyorsunuz. Ölümle düğün kavramları yan yana duruşuyor ister-istemez. Birden Mevlânâ çıkıp geliyor aşağıdan yukarı ve Allâh’ın selâmını veriyor. Sonra da ekliyor ellerini ağaçlara doğru götürerek:

“Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler; ellerini topraktan çıkarıp halka doğru yüz türlü işârette bulunurlar. Duyana söz söylerler… Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle, toprağın içindeki sırları anlatırlar…”

“Toprağa hangi tohum atılmıştır da bitmemiştir? İnsanların tekrar dirileceklerinden niçin şüphe ediyorsun?”

“HAK’LA BİR OLUNCA ÖMÜR DE HOŞTUR, ÖLÜM DE!”

“Cenâzemi görünce feryâd edip ağlama! Benim vuslat ve mülâkâtım (sevdiğimle buluşmam, yâni düğünüm!) asıl o zamandır!”

                   Gönül Sultanlarımızdan Mehmet Zâhid KOTKU Hazretleri de “Mü’minler için ölüm yoktur; ancak, bir âlemden başka bir âleme göç vardır.”buyuruyor.

Yüce Mevlâ cümlemizi “ölüm” şuuruyla dopdolu olarak“yaşatsın!” ves’selâm…

 

GELİN OLDUN DA GİDİYORSUN HA KIZ!

 

Allâh’a şükür, tüm olumsuz gayretler ve manzaralara rağmen ülkemizde evlilikler çığ gibi. Yaz boyu yoğunlaşan düğünler diğer mevsimleri de neş’esinden mahrûm bırakmıyor elhamdülillâh.

 Evlilik başlıbaşına bir konu. Îmandan sonra, en hassas meselelerden biri. Her evliliğin, toplumun temellerine atılan bir perçin mesâbesinde olduğunu söylemek mümkün rahatlıkla. Lâkin, evliliğin mânevî boyutuna yabancı kalan nesiller, onu bir romantik olay, ya da ekonomik ortaklık olarak algıladıkları için, kurarken de, yaşarken de, boşanırken de ölçüleri hep ölçüsüzlük oluyor.  Hattâ, çoğu defâ, nikâh boyutu hiç değerlendirilmeye tâbî tutulmayan bir paylaşım ve birliktelik olarak görülüyor.

 Zamanımızdaki boşanmalar ve sebepleri de bu bağlamda yorumlanmaya açık çok derin bir konu. Kanayan ve oluk oluk akan bir yara. Ancak biz, “Nikâh benim sünnetimdir. Kim ondan yüz çevirirse bizden değildir!” diye buyuran bir Peygâmberin ümmetiyiz. Her zaman nikâhtan, evlilikten yanayız. Ne kadar çok olursa, hem ülkemiz, hem toplumumuz, hem de gençlerimiz adına seviniyoruz.

Zaman zaman, yoğun günlerde düğünden düğüne koşmaktan yorulduğunu ifâde edenlere;

- Keşke gençlerimiz ahlâk, iffet ve nâmuslarıyla evlensinler de, biz her türlü yorgunluğa râzıyız! Şeklinde karşılık veren insanlarımızın bu esprili yaklaşımlarına gönülden katılıyorum.

           Yüce Rabbim bu müesseseyi bütün güzellikleriyle korumayı ve sürdürmeyi nasîp eylesin toplumumuza. Mevlâmız, tüm evlenenlerin yardımcısı olsun. Mutluluklarını dâim ve sonsuz eylesin.

            Bugün sizlerle, evimizde gerçekleşen ilk evliliğin duygularıyla kaleme aldığım bir şiiri paylaşacağız. Biz 7 kardeşiz. İlk evlenenimiz kız kardeşlerimizden biri oldu. Sanki bir parçamız kopuyordu. Âilemizin bütünlüğü bozuluyordu. Akışı değişiyordu.

            Bu şiiri daktiloyla yazdım. Çerçeveletip kendilerine verdim. Şiir beğenildi. Fotokopi olarak elden ele dolaştı. Bize âit olan duygular, herkesin hissiyâtının tercümânı olmuştu. İnşâllâh sizler de beğenirsiniz. Yeni kız verenler, ya da verecek olanlar mendil hazırlamadan okumasınlar! Buyurun, işte şiir:

 

BAHÇE DEĞİŞTİREN ÇİÇEĞİMİZE…

-Sevgilerle-

 

Gelin oldun da gidiyorsun ha kız

Bırakıyorsun ha bizleri yalnız!

Annen yaşlar döküp ağlamaz mı kız?

Kalanlar karalar bağlamaz mı kız?

Birlikte elele az mı oynadık?

Kış geldi soğuduk, yazın kaynadık!

Baharları bahçelere çıkardık

Çağlayan sularla biz de akardık

İnek otlatırdık yol boylarında

Tarlayı yakardık güz aylarında!

Küçük büyük, kardeşlerin koşardı

Bizimle birlikte oynar coşardı

Ağlayarak ayrılırdık kimimiz

Yine de dolardı sevinç içimiz!

Demek o günleri mâzîye verdik

Demek günler geldi, gerçeğe erdik

Ağlamakmış sonu bu gülüşlerin

Demek, gitmesi de var gelişlerin!

Gidiyorsun; günler yine geçecek

Ama bilmiyorsun, nasıl geçecek?!

Güneş de doğacak, yağmur yağacak

Yanaklarsa, göz yaşları sağacak!

Kuşlar yine ötecek bahçelerde

Hani, çiçek nerde, gül nerelerde?

Evimizde dönen uğur yok şimdi

Kanatlar kırıktır, huzur yok şimdi!

Ey gül, bahçeyi değiştiriyorsun

Gidip, her şeyi değiştiriyorsun!

Gidiyorsun; evimiz değişecek

Gidiyorsun; eviniz değişecek!

Gitme demek, bilmem olur mu söyle?

Yüce Mevlâmızın dileği böyle!

Çeyizin hazır gülüm, gidiyorsun

Başka gitmekler de var; biliyorsun!

Af dileriz, olduysa kusûrumuz

Ey göz nûrumuz, gönül sürûrumuz

Allâh’tan ebedî huzur dileriz

Hayırlı yolculuk, uğur dileriz

Git gülüm git, dünyân bereket olsun

Âhirette de mekânın Cennet olsun!..

 

Ağabeyin: Nûri KAHRAMAN

30.5.1981

ORDU

            Söz çok uzadı gâlibâ. İsterseniz bu da, akrostişi olmayan bir AKROSTİŞ yazısı olsun. Ama, hâtıra özelliği zengin. Bilhassa, yaşı 40 ve üzeri olanlar, bu mısralarda gezinirken, çocukluk hâtıralarını canlandıracaklar hayâllerinde. İnek yaydıkları, tarlalarda gevük yakıp üzerinden atladıkları, kışın kızak kaydıkları… günlere gidecekler.

            Tabiî nefesleri yeterse!...

-          Derin nefes al, tut nefesini!

 

KINALAR, DÜĞÜNLER;

GEÇİP GİDİYOR GÜNLER!..

 

                   Geçtiğimiz Cumartesi akşamı biri düğün, birisi kına olmak üzere iki cemiyete katıldık. Her ikisiyle de, öğrencilerimiz olmaları dolayısıyla ilgiliydik. İkincisiyle komşuluk bağımız da var. Böyle bir ilgi ve bağlantı olmasa bile, dâvet edilen her yere gitmeye çalışıyoruz elimizden geldiği kadarıyla. Çünkü bu hem dînimizin, hem töremizin, hem de insan olmanın bir gereği. Hayât insanlarla yaşanınca güzel. Mutluluklar da, hüzünler de paylaşılınca anlam kazanıyor.

                   Hâlen Ulubey-Belenyurt Câmii İmam-Hatipliği görevini yapan, aynı zamanda öğrencimiz olan Muhammed DUMAN Hoca’nın kız kardeşi, vakıf faaliyetlerimize çok katkılarda bulunan Meryem Hanım Kızımız’ın Güzelordu Salonu’ndaki düğününe uğradık önce. Epey bir süre orada kaldıktan sonra köyden komşumuz, Emniyetten emekli Ahmet ULUSOY’un kızı Cânan Hanım Kızımız’ın Umut Hastânesi arkasındaki evlerinin önünde icrâ edilen kına merâsimine katıldık. Tüm köylü komşularımız oradaydı hemen hemen. Bu tür merâsimlere katılmak bu anlamda iyi oluyor. İnsanlar bir birini unutmamış oluyor. Komşuluklar, dostluklar, hâtıralar tâzeleniyor. Köy, kök ve toprak şuuru güçleniyor. O akşam da öyle oldu. Düğün için İstanbul’dan gelenler de vardı.

                   Kınada, hem de çarşının ortasında güzelim köy usûlüyle yahnili, keşkekli, tatlılı, börekli zengin bir yemek ikrâmı da yapıldı. Köyden komşuların imece usûlüyle yardımlaşarak ve şakalaşarak tam bir düğün havası estirmeleri bizim milletimize has özelliklerden olarak o akşam en güzel örneklerinden birini sergiliyordu. Yatsı ezanı okundu. Namaza gidenler geldiler. Yemek ikramı devam ediyordu. Bir yanda sohbetler kaynıyordu. Hasretler gideriliyordu. Siyâsetten ekonomiye açık oturumlar icrâ ediliyordu. Bir yandan da kınacılar kendi âlemlerine dalmış gidiyorlardı.

                   Derken, köyden kına getiren erkek tarafı,  kafasının üstünde ışıklı bir tepsi olan bir vatandaşın öncülüğünde(!)  mevcut hengâmın tam ortasına daldılar. Kalabalık yeniden hareketlendi. Dikkâtler oraya toplandı. Dâmat da yakışıklıymış hani! Meraklı gözler biraz oralarda dolaştıktan sonra, kenarlardaki sohbet âlemleri kendi mecrâsına döndü tekrar.

                   Erkek evinin köyde yaptığı düğünde iki davul varmış. Ancak buraya gelmelerine müsâde edilmemiş. Belki de şehirde uygun olmaz diye, bilmiyoruz. Aslında, eğer çalgı olacaksa ve bir tercih söz konusuysa, davul hem geleneksellik hem de gürültü bakımından mevcutlardan daha uygun gözüküyor. Yüksek sesli kolonlar gerçekten yer yer çok rahatsız edici olabiliyor. Neredeyse kulakları patlatacak gibi oluyor. Neyse, iş oraya varmadan, kınalar kız tarafına tevdî edildi. Biraz daha oyunlar oynandı. İkramlar yapıldı. Gelenekler yerine getirildi. Köyden gelenlerin peşinden bizler de oradan ayrıldık.

                   Sabah da, yine köyden komşumuz olan erkek evi tarafının düğününe katılmak üzere Eymür’e gittik. Düğün çok kalabalıktı. ULUSOY âilesi gibi, bu âile de çok sevilen, çalışkan, helâlinden kazanmaya azamî gayret gösteren, tüm fertleriyle edepli insanlardan oluşuyor. Balcı Zeki kardeş çocuklarına hem dînî, hem de dünyevî ilimleri vermeye çalıştı. Bugün evlendirdiği ve bizim de İmam-Hatip Lisesi’nden öğrencimiz olan oğlu Serkan köyümüzün ilk hâfızı olmasının yanında, hakîkâten ağırbaşlı, edebli, olgun bir delikanlı.

Örneği günbegün azalan, millet olarak çok muhtaç olduğumuz, yüzü kızaran cinslerden. Hâfızlık ve okul yanında, yazın doğulara arı götürürken Allâh ona bir yandan da İlâhiyât Fakültesi’ni bitirmeyi lûtfetti. Allâh sayılarını artırsın. Çukurova Üniversitesi’nde okurken, bu arada staj için Ürdün’e de gitti. Duyduğum kadarıyla, göreve atandıktan bir müddet sonra gittiği ve kısa dönem yaptığı askerden yeni dönmüş. Mesûdiye’nin Üçyol Beldesi’nde İmam-Hatip olarak görev yapıyor. Düğününe ta oradan bir otobüs dolusu dâvetli gelmişti. Çok az görev yapmasına rağmen kendisini sevdirmiş. Oradan gelen yaşlı-başlı amcalar, onun onlara yaptığından daha çok hürmet ve sevgi gösteriyorlardı Serkan’a. Ne mutlu!

                   Düğünü de çok güzel oldu. Hasan KAHRAMAN düğün kâhyâsıydı. Osman KARACA da Ombudsman! Pardon, Hediye faslı takdimcisi! İkisi de görevlerini esprilerle süslediler. Düğüne renk kattılar. Her şey güzel cereyân etti. Her şey, özellikle böyle günler eşle, dostla güzel. Sözün özü, Eymür Köyü, 25 Mayıs’da müstesnâ günlerinden birini daha yaşadı. Yüce Rabbim örneklerini çoğaltsın!

                   Bu vâdîde, daha çok şeyler söylenebilir. Âile ve evlilik konusu ülkemizin en önemli konusu bence. Ancak, sözü uzatmak istemiyorum. Yüce Rabbim, İslâm Dünyâsı’na asırlarca öncülük etmiş aziz milletimize böyle yetişmiş, olgun, ağırbaşlı, eğitimli, anlayışlı, edepli eşlerden oluşan nice âileler kurmayı nasip eylesin. Bir birine çok münâsip bu iki güzel gencimize, hayırlı, uğurlu, uyumlu ve maddî-mânevî anlamda verimli âile yaşantıları, sonsuz mutluluklar nasîp eylesin.

                   Sevgili gençlerimizi ve âilelerini kutluyor, hep birlikte nice mutlu günler yaşamalarını, sonsuzlukta da güzellikler ve nîmetlerde buluşmalarını dilerken, kendilerini bir akrostişle selâmlıyor, zaman zaman duâlarda yer almak temennîsiyle selâm sevgi ve saygılar sunuyorum:

 

CÂNAN İLE SERKAN

 

Cânan’ı duyar duymaz vermiş karârı Serkan

Âşık olurmuş zâhir, kulaklar gözden evvel

Neylesin, zaman gelmiş; canlara cânan gerek

Aynını yaşadılar gelenler bizden evvel

Nerede, nasıl çıkar bilemezsin karşına

İlâhî bir kaderdir; yokuştan, düzden evvel

Lûtfudur Yüce Rabbin eşler biribirine

Emânettir demeli; nizâdan, nazdan evvel

Serkan Bey, Cânan Hanım; oldular bir âile

Evlilik sabır ister; sözden ve cazdan evvel

Rabbim mutlu eylesin, hem dünyâ hem ukbâda

Kâlpler zengin olmalı, çoktan ve azdan evvel

Allâh’ın lûtfu size böyle güzel evlilik

Nîmete şükretmeli, nazdan, niyâzdan evvel!..

 

 

 


Ağu`09
2
EYMÜR-NÂME 3
Eymürname

Yorumlar(0)

Nâzım Amca, Hatun Yenge, bir de Rahmi vardı

Fındık vakti çocuklar alt, üst kaynaşırlardı

Avni Amca didinir, hep bir şeyler yapardı

Harmanda bal armuttan dökebilecek miyim?

 

Ayşe Annemiz varmış; gerçek hanımefendi

Hayâtın cilveleri onu genç yaşta yendi

Ne mutlu ki ardından güzel şeyler söylendi

Kader deyip boynumu bükebilecek miyim?

 

Ağa kızı, okumuş; hem zengin, hem şehirli

Dedem atlı, silâhlı; köylü ama seyirli

Dil dökmeyi biliyor; kelimeler sihirli

Köydür, yayladır; gidip, gelebilecek miyim?

 

Kaçıp gitmiş kaç kere çekilecek çileye

Sevgi-saygısında hiç yer vermemiş hîleye

Almışlar, yine kaçmış, dönmemiş âileye

Her şeye rağmen sebat edebilecek miyim?

 

Çekmiş sayısız mihnet; görmemiş kadr ü kıymet

Aşk demiş düşmüş yola, yaşamış bir kıyâmet

Hiç olmazsa kabrinde, gülsün Rabbim, rahmet et

Bilmem orda elini öpebilecek miyim?

 

Nûri Ağa yukarda, yaman Gümüşhâneli

Yardım sever, hem cömert; halka açıkmış eli

Cennet Ana Kur’an’lı, dâim duâda dili

Fânîlerin kahrını çekebilecek miyim?

 

Mınık Mustafa Amca, Homurtlak Sâlih Dede

Bitirdiniz işleri, yolları gele-gide

Tıkıloğlu Sâlim Amca vardı orda bir de

Resimlerini görsem, sökebilecek miyim?

 

Mürseloğlu Mehmet Amca her işlere koşardı

Çalışkan, güleryüzlü; dere-tepe aşardı

Hizmet etmeyi sever; kanatlanır, coşardı

Öldüren töreleri yıkabilecek miyim?

 

Çeşmek gibi gittin de su aldın mı çeşmeden?

Naylon çekebildin mi, çecde kayıp düşmeden?

Sofra işi bitti mi, ayranda gülüşmeden?

Ağzımı zaptederek kalkabilecek miyim?

 

Orman gülü avusun gördüm Tâlib’in dağda

Sarı, gara baldıcan bulunurdu her bağda

Kabaktan arabalar yürütürdük o çağda!

Akasya çiçekleri takabilecek miyim?

 

Kaldığım günler oldu dutların dal ucunda

Az mı kaydık, düştük dağların yamacında?

Kiraz dalda olurdu, yoğurtlar bakracında

Toprağa soya, kürül ekebilecek miyim?

 

Sakartaş bir eyâlet;davul-zurna şenlik var

Havalar uygun adım;sanma senlik-benlik var

Dostluk var, ahbaplık var;muhabbet,yârenlik var

Eymür Tepesi’ne yol bulabilecek miyim?

 

Derler kendilerine; Şâbanbeyoğulları

Çalarlar zurnaları, vururlar davulları

Kimi gurbeti seçti, yüklendi bavulları

Ben hep böyle burada kalabilecek miyim?

 

Kahramanoğlu Hâlis, Şâban ile Süleyman

Sırayla hepsini de alıp götürdü zaman

Beride Kara Mehmet, daha nice Kahraman

Herkesleri kaleme dökebilecek miyim?

 

Dobuç Ali derlerdi, hangi arada gitti?

Durmuş ile Ârif’in eceli önce yetti

Cemil Âbi kapağı İstanbul’lara attı

Onun gibi tesbihler çekebilecek miyim?

 

Sigara dumanları tıkadı nefesini

Oğlu Remzi Amca’nın tanımadım sesini

Tabakası Cemil’de, yakıyor lülesini

Dumanının altında çökebilecek miyim?

 

Şâban’ın Abdullâh’ı yaşıyor köşesinde

Gamı-kasaveti yok, hayâtın neşesinde

Muhabbet yaprak açar; dutunda, meşesinde

Sohbet çınarlarına çıkabilecek miyim?

 

Kara Mehmed’in Mecit, köyün kabadayısı

Mâcerâları çoktur; belli değil sayısı!

Yan bakar, hiç korkmadan; ne kurdu, ne ayısı!

Bir kapıdan dört kişi sökebilecek miyim?!

 

Dal ucunda bir kiraz, görmeye görsün hele!

Derler ki, bir tek taşla düşürür onu yere

Tam bir Eymürlü’dür o; bıçkı, nacak, kösere

Arı kovanlarına bakabilecek miyim?

 

Kahramanoğlu Sâdık, gitti Bökelek’lere

Renk ayrı, desen ayrı; bakın kelebeklere

Bökeleyen hayvanlar gong vurur keleklere!

Önünü almak için sekebilecek miyim?

 

Poşu Dursun, Gamuun Dursun ve Kös’oğlu Dursun

Hacı Danacı Dursun, bir de Çüşlüğün Dursun

Kalaycılık yapardı, merhum Höşülün Dursun

“Dursun, Dursun” denirken durabilecek miyim?

 

Yılların Eymürlü’sü İstanbul’da can verdi

Hep köyünde yaşarken, orda ölür kim derdi?

Fikir Teyze beyini kucağında gönderdi

Salavâtlı, duâlı gidebilecek miyim?

 

Mısır tarlalarında çok bostan kovaladık

Ateşlim, mendil kapma; kadro çok kalabalık

Gece ay ışığında az mı çötre oynadık?!

Çalılar, çortlar yığıp yakabilecek miyim?

 

Dev kiraz ağacıyla hatırlıyorum onu

Her fânî gibi o da, yaşadı; geldi sonu

Eminoğlu Mustafa, elinde hep bastonu

Hayâllerine selâm çakabilecek miyim?

 

Sülâlesi bir sürü, her biri ayrı âlem

Kader Ali Amca’nın üstüne çekti kalem

Sabırlar dileyelim diğerlerine mâdem

Başa gelince ben de çekebilecek miyim?

 

Dursun-Ayşe çiftinin sonları kurşun oldu

Kazâ-kader gerçeği onları böyle buldu

Sâlih, Bâki, Şükrü’nün gözleri yaşla doldu

Tesellî yüzlerine bakabilecek miyim?

 

Dursun Amca, Havse Ana, bir de oğul Halil

Günâlara keffâret; işte çileler delil

Akar sazda çeşmesi, sızlanır melil melil

Şırıl şırıl sulardan içebilecek miyim?

 

Orbuz Kâni Usta’yı ecel buldu Çaka’da

Kendi yaptığı kazâ, götürdü o dakkada

YâRabb, yakınlarıyla buluştur Sen ukbâda

Rasûlün civârına göçebilecek miyim?

 

Meliye Yenge gitti, susuverdi kelekler

Çiçekleri kurudu, şaşırdı kelebekler

Ahır köşelerinde küf tutuyor şelekler

Harmanlarında mısır görebilecek miyim?

 

Köpeği Keyzi bile ağladı gidişine

Şimdi varıp da kimin, takılacak peşine?

Kuşlar nağme katardı muhabbet edişine

Güzel günlere kanat vurabilecek miyim?

 

Kekil’in Mehmet Ali, beli bükük çınardı

Hasan Amca rızkını kaşda, purda arardı

Çizmeli Sâit Amca, boyda rekor kırardı

Dünün sayfalarını açabilecek miyim?

 

Bayramın Hilmi Amca, Ankara’da yaşıyor

Ali Amca gurbeti yetimlerle taşıyor

Kadir Paşa, kamyonla köy-yayla dolaşıyor

Kırtıllı tepeleri aşabilecek miyim?

 

Kalyon Ahmet’le Mehmet, bekler değirmeninde

Ne onlar, ne değirmen; yeller eser yerinde

Osman Ulusoy Amca, arı peteklerinde

Derelerden Şayıb’a geçebilecek miyim?

 

Taş dönerken izlemek heyecanlı bir şeydi

Üst taraf ahşap oluk, altı çark pervâneydi

Taş döner, un savrulur; manzara şahâneydi

Fotoğraf olsa, paha biçebilecek miyim?

 

Karadanoğlu Âdem, hep sevgiyle bakardı

Hayriye Nine’mizin dilinden bal akardı

İbrâhim Amca camda tabakayı yakardı

Dumanıyla göklere uçabilecek miyim?

 

Kamyoncu Osman Amca, kardeş Bâki yan yana

Ordu’nun nüfus işi sorulmalı Hasan’a

Hüseyin şoförden çok bandir çocuklara

Dedeleri için el açabilecek miyim?

 

Korucu’nun Tevrat’ın, gelir öksürük sesi

Paket üstüne paket, elbet zorlar nefesi

Muhabbeti çekilir, yerindedir neşesi

Mezarlıkta taşları seçebilecek miyim?

 

Abbas Amca, dükkânda boyalı kalem var mı?

Kâni Âbi, bu lâstik, ayağıma uyar mı?

Şu mantar tabancası, mantarları yakar mı?

Akide şekerleri yutabilecek miyim?

 

Mehmet Ali Dede’miz, Şeker Teyze, Ramadan

Kendi hâlleri üzre çekildiler aradan

Zararsız insanlardı, rahmet etsin Yaradan

Dar yoldan dedemgile geçebilecek miyim?

 

İkibin dört, mart ayı, Mehmet’leri de gitti

Ne zamandır hastaydı; yandı, eridi, bitti

Altun Yenge, Muammer, Râşit nasıl sabr’etti?

Yetimlerine kucak açabilecek miyim?

Not: Devamı Düzenleniyor. (Tamamı 300 Kıtadır.)


Ağu`09
2
EYMÜR-NÂME 2
Eymürname

Yorumlar(0)

O zamanlar şimdiki gibi sık sık çarşıya gitmeler söz konusu değildi. Öyle bir gelenek ve alışkanlık olmadığı gibi masraf olur korkusu da vardı. Hem imkân meselesiydi. Yollar yeni açılmıştı. Köyde pek araba da yoktu zâten. Köye günde bir iki araba ya uğrar ya uğramazdı. Buna uğramak da denmez ya! Çünkü, geldiği yer son duraktı. Köyün arabasıysa, sabah şehre gitmesi söz konusu olurdu. Başka köydense, yolcuları bırakır dönerdi.

Minibüs olmadığı gibi orijinâl otobüs de yoktu. O günlerin, civar köyler dâhil mevcut otobüslerinin çoğu kamyondan bozma ve çeşit çeşit şekillerdeydi. Yolcu taşımacılığı kamyon ya da pikap dediğimiz kamyonetlerin sırtında ve çoğu kez çıtasız ve brandasız olarak yapılırdı. Ama çok zevkliydi. Araba hızlandıkça saçlar yatar, kulaklar rüzgârın sürtmesinden dolayı şavurdardı. Bu şavurtu arasında her telden canlı müzikler icrâ edilirdi içinden geçilen köy ve mahallelere hediye olarak! Hele dar ve fındık bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla yokuşları tırmanmaya çalışan içi yük, çıtaları lebâleb yolcu dolu kamyonların bağıra bağıra ve de kaplumbağa hızıyla yol alışları gençler ve çocukların bir inip bir binerek vâsıta çevresinde eğlenmelerine sahne oluyordu.

Bizim evin olduğu yer, köye yolun açıldığı ilk yılların son durağı oldu yıllar boyu. Harman Boğazı adıyla evimizin hemen alt yanında bulunan bu yer çarşıdan gelecek kervanın beklendiği, arabaların kontağını kapattığı ve gelen yüklerin taşınması noktasında köy içine, evlere doğru yardıma gelinmesi için ıslıklar eşliğinde çağrıların yapılığı kavşak mâhiyetinde bir merkezdi. Belki, arabaların da rahatça dönüş sağlayabildiği yerlerden biriydi aynı zamanda. Yollarda, genel îtibârıyla iki vâsıtanın yan yana geçişebildiği noktalar çok çok nâdirdi.

Çok sonraları, gurbetlere gidip de az-çok para kazananların fındık mevsiminde köylere dönüşleri başladı. Öyle ya, sabah şehre inen, yalnızca bir defâ ve akşama doğru köye dönen vâsıtaları bekleyemezlerdi. Hem yükleri de olurdu ellerinde. Çantalar, valizler, fileler. Tabiî hepsi de dolu. İşte şimdi, farklılığın ve kendini göstermenin tam zamânıdır!

Taksiyle köye gelmek özellikle fındık mevsiminde İstanbul’dan ya da Almanya’dan tâtil için gelenlere mahsustu genellikle. Ancak, yalnızca onlarla da sınırlı değildir. Fındık mevsimi giderleri için çeşitli şekillerde, çeşitli kanallardan para temin edenler de gurbetçilere özenmekten geri kalmazlar!

O günlerde arabaların önüne kurulup başta şapka ya da foter, ağızda mutlaka sigara pozlarıyla ve taksilerin eksoz cayırtıları yanında, özellikle korna sesleriyle bol virajlı dar yolları tozu dumana katarak savrulup gitmeleri doyumsuz güzellikteydi. Bir de kol bükülüp açık camdan dışarıya doğru kapıya dayanmış hâliyle, âleme dirsek çıkarmış vaziyetleri doğrusu görülmeye değerdi!

 

Fındık ayı gelince nice ağa, bey türer

Çayı yazdırıp içen, köye taksiyle girer

Bıyığın burulması, sanma öyle çok sürer

Burnumu sokulmaktan çelebilecek miyim?

 

            Öte yandan, yazıyla kışıyla, gecesiyle gündüzüyle normâl hayat sürüp gitmektedir. Her insan ayrı bir âlem, her mahalle ayrı bir dünyâdır. Tabiat nasıl renkleriyle güzelse, toplum da çeşit çeşit ve her biri ayrı özellik ve güzellik barındıran insanlarıyla güzel. O zamanki komşularımızın hepsi ayrı bir farklıydı ve çocuk dünyâmızın sevgi kahramanlarıydılar. O zamanlar insanlar maddî anlamda bu kadar imkânlara sâhip değillerdi. Hattâ hep, bu günün en fakir insanının durumunun, o zamanın adı zengine çıkmışlarından daha iyi olduğunu söylerler. Ama, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, o zamanın insanları gönül zenginiydiler. İlgi zenginiydiler. Bizlere hep sevgilerini verdiler. Duâlarını eksik etmediler. Bağırmaları bile takılma gibiydi, esprili geliyordu bize.

 

Elide Bibi orda değnek elinde bekler

Sanki onu bir ince çubuk yapmış emekler

Hep çürümüş kaybolmuş tavanlarda derekler

Sâlih Amca dutlara çıkabilecek miyim?

 

Evlerinin önünde koca iki dut vardı

Biri ak biri kara kollarını açardı

Dalları geçenlerin önlerine sarkardı

O çağları, o tadı bulabilecek miyim?

 

Eminoğlu Dursun’u hatırlayamıyorum

Beşali İbrâhim’i birazcık tanıyorum

Terâvihte yaptığı gaydayla anıyorum

Nerde o ramazanlar, akabilecek miyim?

 

Hıdıroğlu Hasan Amca, köyün ilk sıhhiyesi

Oğlu merhum Yaşar’ın meşhurdu “Şemsiye”si

“Şemsiyemin ucu kara” berber hediyesi

Türküsünün içinden çıkabilecek miyim?

 

Ne şarkı var, ne onlar; hattâ ne de evleri

Yalan dünyâ öğütür; hem cüce, hem devleri

Gidenler gider ama, hazır mı ödevleri?

Ölmeden gerçekleri çakabilecek miyim?

 

Güllü Nene dili bol, hem eli bol kadındı

Yayla-cenik, gün-gece, ömür boyu didindi

Her fânî gibi o da, esdi, yağdı ve dindi

Keşe, depme peynire çökebilecek miyim?

 

Levendoğlu Sâlih Amca, Paşaoğlu Câfer

Pala bıyıklarını burarlardı her sefer

Kâlpleri merhametli, civanmert iki nefer

Anıları ortaya dökebilecek miyim?

 

Sâlih Amca’nın oğlu Cemil Yokuşdibi’nde

Belediye başkanı oldu günün birinde

Bir dönem ara verdi, şimdi yine peşinde

Makâmında ziyâret edebilecek miyim?

 

Orada, aşağıda bir Hacı Cemâl vardı

Köyün gülen yüzüydü, hoş şakalar yapardı

Hakkı Dayı rahmetli, o hâlle hep koşardı

Büyüklerden helâllik alabilecek miyim?

 

Külekçioğulları; çalışkanlık deyince

Bire karşı beş gerek, barışığa girince

Esme, rahmetli Ali ve Cemâl’i görünce

Kendimi ocaklara salabilecek miyim?

 

Külekçi deli Ahmet, köyün târihçisiydi

Paşoo Şavgu işinin dâim tâkipçisiydi

Zühtü Amca’ya sorsak, neyin girebisiydi?

Değirmenlerden haber çalabilecek miyim?

 

“Erzincan duman oldu, hâlimiz yaman oldu!”

Türkü gelip Eymürlü Deli Ahmet’i buldu

Kırlılılar söyletti, gözleri yaşla doldu

Beytamı’nda onları bulabilecek miyim?

 

Külekçioğlu Reşit, Koca İssîn, Ramadan

Vâdeleri yetince çekildiler aradan!

Hepsi de iyi-hoştu; rahmet etsin Yaradan

Her şeyi hatırlayıp, dökebilecek miyim?

 

İdris ve oğlu Sabri; koyun, kuzu, bağ, bahçe

Köyümüzde patoza o sâhip oldu önce

Çöloğlu Sabâhaddin nakliyeci deyince

Şu dünyânın yükünü çekebilecek miyim?

 

Mırızoğlu Sâdık, Dilsiz Sali, Eviç Âdem

Rıfat, Şemsi’nin Ali; Zihni Hoca bir âlem

Yazsa nicelerini, bilse de kara kalem

Zihnimi kurcalasam, sökebilecek miyim?

 

Fadik Bibi, Koca Âdem; Cibeliğin Ahmet

Çöloo Osman ilk balcılardan; Durmuş’a rahmet

Lâzın Sezâi her dönem, muhtarlığa namzet

Hizmet aşkıyla böyle, dolabilecek miyim?

 

Kabaklı Mahallesi, Sakarların oralar

Lâzlar, Çöloğulları; dolu dağlar, dereler

Süleyman Arslantürk’te köyde ilk çerçeveler

Peteklerin yanında kalabilecek miyim?

 

Kardeşi Lâzın Ahmet, soyadı Atasoy’du

Sakar Ekrem’i ecel genç yaşta yola koydu

Asiye Nine söyle, kim bu dünyâya doydu?

Kulüben neredeydi, bilebilecek miyim?

 

Sakarlar Şuayıp’tan, Karakulaklar’danmış

Eymür’ün ya havası, ya suyuna dadanmış

Arada köprü de yok, hâlâ da yapılmamış

Diyelim şimdi olsa, gidebilecek miyim?

 

Ahmet’in oğlu Gâzi, gitti Almanya’lara

Rüstem burada, Nüfer’i uydu kampanyalara

Ses verirdi düğünler Eymür’de kayalara

Şimdiki saçakları delebilecek miyim?

 

Eymür’de iki yerde vardır Lâzoğulları

Çöloğullarına komşu, Ellezoğulları

Şimdi birçoklarımız, köybilmezoğulları!

Taşını-toprağını öpebilecek miyim?

 

Çöloğlu Sâlih Amca, Hint horozuyla meşhur

Hem tüm Ordu çapında tanınmış, duyulmuştur

Bir dövüş duyar-duymaz, yollara koyulmuştur

O manzaralara şimdi gülebilecek miyim?

 

Latif Emmi latîfdi, duygulu bir yürekti

Hakkı Dayı bağ-bahçe, hem kazma hem kürekti

İmamın Âsım Dayı herkesle bal-börekti

Muhabbet sofrasına dalabilecek miyim?

 

Fettah’ın Âdem Amca, beyefendi, şehirli

Yetim Sâlih Dede’nin anlatışı seyirli

İsmail Kahraman’ın dili tatlı, sihirli!

Yine ağızlarına bakabilecek miyim?

 

Anga Kemâl Amcamız Bornova’da askerdi

Attı, tuttu, yaşadı; varlığını gösterdi

Ne kendi, ne ev kaldı; dünyâsı sona erdi

Boyda-posda emsâli görebilecek miyim?

 

Unutmak olur mu hiç, Karabey Dedemiz’i!

Kıranlardan savrulur; at, katır dizi dizi!

Ne ağaçta, ne yerde bırakmamıştır izi

Taylarla, kulinlerle sekebilecek miyim?


Ağu`09
2
EYMÜR-NÂME 1
Eymürname

Yorumlar(4)

EYMÜR-NÂME

2000 yılı. Aylardan Ağustos. Fındık dolayısıyla köydeyiz. Köy her gün daha bir şenleniyor. Gurbettekilerin gelmesi,  Gölköy’ünden Güneydoğu’suna, Gotana’sından Samsun’una kadar işçilerin akın etmesi, sadece evleri değil, çitleri ve serendileri bile şenlendiriyor. Her yer âdetâ insan  kaynamaya başlıyor. Harmanlara çadır kurulduğu da oluyor. Buna bir de misâfirlikleri ekleyince Fındık Mevsimi tam bir şenliğe dönüşüyor. Öyle ya; her biri bir yerlerde bulunan akrabaları tek noktaya getirip buluşturan şey fındık olabiliyor yalnızca. İnsanlar da bunu fırsat bilerek, gündüzleri çalışsalar bile, akşam sonralarını da, böylesi ziyâretlerle değerlendiriyorlar.

O akşam akrabalarımızdan kalabalık bir misafir topluluğu vardı. Terasta oturuyoruz.

 Muhabbet ganî. Mehtap çok güzel. Biz çaylarımızı yudumlarken ay, Eymür Tepesi’nin  yukarı tarafından yavaş yavaş doğdu. Bir sini gibi Arpaköy tarafındaki tepeyle arasına oturdu ve iki tepenin arasını doldurdu. Sohbetler uzayıp gitti ayın tüllendirdiği gizemli loşlukta.

Nihâyet  çocukların aşağı yukarı koşuşturmaları sona erdi. Evlerin ışıkları yavaş yavaş sönmeye, sesler kesilmeye başladı etrafta. Herkesler gitti. Evdekiler de odalarına çekildiler. Ben yalnızlığımla ve böcek mırıltılarıyla baş başa kaldım. Gecenin, çiseyle billurlaşan serinliği mehtaba daha bir canlılık katıyordu. Her şey öylesine güzeldi ki! Târiflerin ötesindeydi ve ben beride dili tutulup kalmış vaziyetteydim.

Derken, yalnızlıkla birlikte, bahardan beridir yaşadığım yoğun sürecin üzerime çöreklendirdiği fânilik duygusu gelip yakama yapıştı:

Bu güzellikler, hep böyle devam edecek miydi? Bir başka deyişle, biz bu güzellikleri hep böyle yaşayacak mıydık? Nereye kadar sürecekti? Yoksa çok mu yakındı?

Genellikle olduğu gibi, ajandam yanımdaydı. Açılmış, ilhamlarını bekliyordu. Ve özellikle o akşam, gözümden kulağımdan, geçmişten, hâtıralardan zihnime akseden esintiler kâlp süzgecinden geçerek,  mehtabın ince ışıklarıyla beraber sicim sicim dökülmeye başladı satırlara:

 Güzel köyüm; sana hep gelebilecek miyim?

Çeşit çeşit meyveler yiyebilecek miyim?

Kahramanoğlu Eyüp, Melikoğlu Âsım’ın

Nüktelerini anıp gülebilecek miyim?

 

Hekimoğlu Durmuş’u unutmak olur mu hiç?

Hepsi rahmetli şimdi, Lütfi Karaca hâriç

Hepimiz karikatür, ne dış kaldı ne de iç

Meliye Yengeyle çene çalabilecek miyim?

 

İlkokuldayken gelir, bayılırdım sesine

Kapılırdım hutbede “ye’muru” nağmesine

Gitmektedir şimdi o câminin neresine?

Ziyâ Hoca’yla namaz kılabilecek miyim?

 

Adını atalardan, şanlı târihten almış

Eymür denen bir oymak gelmiş burada kalmış

Eymürlüler mayayı en güzel yere çalmış

Ecdâda lâyık evlât olabilecek miyim?

 

Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden biri

Hasan adlı âlperen gelip seçmiş bu yeri

Onunla filizlenmiş burda Eymür gülleri

Şimdi varsam kabrini bulabilecek miyim?

 

Köy, hayâtın romanı; masalı, hikâyesi

Çamurumun toprağı, hamurumun mâyesi

Her, ne anlatıyorsak, hep onun sermâyesi

Eşsiz hâtıralara dalabilecek miyim?

 

İlk ezanlarımı okudum ağaçlarında

İlk kızaklarımı kaydırdım yamaçlarında

Kısa dalga konserler verdim dal uçlarında

Yine o nağmelerden çalabilecek miyim?

 

Hûriye Yenge burda, Fikriye Yenge şurda

Şükriye Yenge’mizin eli dâim hamurda!

Analar durur mu hiç bunca nüfus olur da?

Sac üstlerinde glik bölebilecek miyim?

 

Tam on kardeş dizilmiş, arkasında imeci

İş-güç, feşellik derken, acıkmışlar çok feci

Odunlar yaş, yanmıyor; buğluyor acı acı

Sabırla beklemeyi bilebilecek miyim?

 

Nakkaş İssîn Amca’nın ballar vardı dilinde

Çekiç, keser, testere; hızar, şavul elinde

Yük taşırım diyenin kolan olur belinde!

Şu dünyânın kahrını çekebilecek miyim?

 

Çok çaltılar budadık tırmanıp tepelere

Ürpererek bakardık gökyüzünden yerlere

İner, nişan alırdık daldaki meyvelere

Dut olup gıdıklara dolabilecek miyim?

 

“Telefoncu!” derdi hep Ferhat Amca bu yüzden

Ağaçtan ağaca geçer, hazzetmezdim düzden

Gevük yakması vardı, çok hoşlanırdık güzden

Dumanını göklere salabilecek miyim?

 

Karadanoğlu İssîn, Ecişin Ömer Dayı

Hepimizde emeği, ifâde etmez sayı

Eymürlüler genelde gübürlü içer çayı

Feriköy’de dernekte kalabilecek miyim?

 

Karadanoğlu Halil; hem ses, hem görüntü net

Öğretmen Sezâi, Gülüm Ali, Esnaf Mehmet

Aytekin Kardeş Ulubey’de veriyor hizmet

Yollar yine çamur mu, geçebilecek miyim?

 

Köyde Âsım bolluğu; hepsinin dilde adı

Biri de Haydaroğlu; sessiz, sâkin yaşadı

Kimi güldü, güldürdü; kimileri ağladı

Neleri geldi-geçti; şaşabilecek miyim?

 

Meliğin Âsım Amca herkese takılırdı

Sözü ağır da kaçsa, yine hoş bakılırdı

İmamoğlu Âsım’ın şakası çekilirdi

Muhabbet meclisine düşebilecek miyim?

 

Nûriler de az değil; ilk, Boru Felek Nûri

Gılloo Osman’ın Nûri, Ganca ve İpek Nûri

Nûrân Sâlim’in Nûri; akıllı yok pek Nûri

Deli deli işlere şaşabilecek miyim?

 

Fayık Amca haşlanmış armudu çok severdi!

Âsım Dayı ne için, ona bir gumbul verdi?

Neye niyet, neye kısmet; nice sonuca erdi?

Tatlı hâtıraları deşebilecek miyim?

 

Kiraz ayı, terâvih; millet sohbete daldı

Vakittir, gelmiş-geçmiş; Hoca nerede kaldı?

Durmuş Amca ne dedi ve cemaat dağıldı?

Şâhitleri bulup da sorabilecek miyim?

 

Hekimoğlu Hasan Dayı, Hamide Yenge ile

Bağ-bahçe, inek-dana; fânî hayat bir çile

Yaşlar ileri gider; ömür geri, nâfile!

Onların yaşlarına varabilecek miyim?

 

Yol yeni açılmıştı; arabalar kayardı

Güllîk, Eminoo Uçuğu, Havus’un dik vardı

Hıdıroo Gıranı’nda, bile teker batardı!

Yürüsem çamurları yuyabilecek miyim?

 

Çıkamayan araba urganlarla çekilir

Altına çalı-çırpı; ne bulursa dökülür!

Etraftaki duvarlar, peyler, taşlar sökülür

Omuzumu kasaya öyebilecek miyim?

 

Seferber olur herkes, akıl çokça verilir!

Şeleklerle, heylerle yola gavsul serilir

Gazal-yaprak, kum-çakıl; ya zincir çıkarılır

Buz kesen ellerimi duyabilecek miyim?

 

Çarşıya gitmek için, yürürdük Abdanaaana

Otobüs vıkıç-vıkıç; dikkât et ayağına!

Çünkü, döşeme delik; taş vurur bacağına!

Böylesine gitmekten cayabilecek miyim?

 

Oraya gidene dek, köpeğe kapılmak var

Her kapı, her ocaktan önüne hopal çıkar

Çamur-çorak; çocuklar, yürümekten hep bıkar

Küçüğüm, büyüklere uyabilecek miyim?

 

Sesi vapur düdüğü gibi, Titiz vardı, bir

Semenoğlu Kemâl’in kamyonu erken gelir

Daha korna çalmadan Eymürlü’ler birikir

Kar-kış demeden binip, buyabilecek miyim?

 

Aşağıköyde Abbas Amca’nın otobüsü

Sâlim’le Yılmaz’dadır Wılliys’lerin öyküsü

Lâstik patlar, bozulur; dur-kalk, ömür törpüsü

Tabanvaya güvenip, poyabilecek miyim?

 

Bir de Çavuşoğlu’nda Tavşan Sali duyardık

Yetişmek için nâçar, büyüklere uyardık

Binip gidebilmeyi ayrıcalık sayardık

Gıcır görmeden hışır diyebilecek miyim?

 

Hepsi, hem yükümüzü, kahrımızı çektiler

“Eşek Saaabı!” misâli, nice terler döktüler

Çekildiler kenara; yoruldular, bıktılar

Helâllik dilemeden, tüyebilecek miyim?


 


Toplam 4 Blog, 1 Sayfada Gösterilmektedir.
[1]

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (6131)
AKROSTİŞ YAZILARI (5019)
FOTOĞRAF-NÂME (4707)
EYMÜR-NÂME 1 (4199)
EYMÜR-NÂME 3 (4171)
EYMÜR-NÂME 2 (3979)
MODA-NÂME (3973)
Nûri KAHRAMAN (3614)
Bedford-nâme (3527)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3514)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...