Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%74,5)
Hayır (%20,7)
Kararsız (%4,71)

Toplam Oy: 212

Tüm Anketler

Takvim

« Ekim - 2021

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31

İstatistikler

 Toplam Hit: 3592775
 Sitede Aktif: 1
 Ip: 3.239.2.222
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 16

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

MIZRAP 2010

Bu Kategoriye Ait Blogları Rss İle Takip Et
Mar`12
26
YER SOFRASI, GÖK KUŞAĞI..
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

YER SOFRASI, GÖK KUŞAĞI…

Önceki gün, başta ara veren yazarlarımız olarak herkese seslenen YAZIYA DÂVET başlıklı çağrımız meğerse bir nevî önseziymiş. Hiss-i kablel’vukû denen şey yâni. Bizim dileklerimizi dillendirdiğimiz saatlerde yazılar kaleme alınmışmış. Yukarki yazının yayınlandığı günün akabinde iki yazarımızın birden yazısı düştü sitemize ve dünkü gazetede yer aldı. Gazete olarak sevindik. Ayten Hanım, yazıları yazdıktan sonra bizim yazımızı görmüş ve belki de biraz da bu tevâfukun sıcaklığıyla gazetemizin sitesine ayrıca bir de bir bilgi notu göndermiş. Kendisine, güzel yazılarından ayrı olarak, bu ilgili tavrından dolayı da ayrıca teşekkür ediyoruz. Dilek, temennî ve duâlarına da katılıyoruz. Mesaj şöyle:

“Selamün aleyküm,

 Az önce Nuri beyin yazısını okuyunca bu satırları yazmak vacip oldu. Kendisine selamlarımı yolluyorum.  Bu vesile ile elimde yayına uygun görürseniz bi kaç yazım var onları göndermek istedim. Yazıya ara verme sebebim ise kendimi fazla tekrar ettiğim ve biraz okuma dönemine girmem gerektiğine inandığım içindi. Bu arada kızımın doğumu var önümüzdeki ay. Hayat akışı her ne kadar beni yazıdan uzaklaştırır gibi oluyorsa da bırakmış değilim inşallah. Yazdıkça göndermeye çalışırım. Tabii ki yeni kalemler bulmanıza da ayrıca duacıyım. Gayretlerinizle yerli basında yerinizin en önlerde olacağına inanıyorum.

Selam ve dua ile. Yazıları ayrıca gönderiyorum.”

            Ayşe Aydın Hanım da YENİDEN MERHABA dedi. Biz de kendisine, “yeniden hoş geldiniz!” diyoruz. İlgiyle okunan yazılarını, yeni dönemde öngördüğü insan hikâyeleri ekseninde renklendirmesini diliyoruz. Bizim daha ilk başlarda kendisini yazmaya dâvetimizde de o espri vardı zâten. Merakla bekliyoruz.

            Bu arada, bayanlarımız birer anne olmaları hasebiyle sorumlulukları daha ağır. Daha doğrusu, sorumluluklar belki görüntüde eşit ama, kadınlar daha hassas ve ilgili oldukları için kendilerini yükün altına daha bir iştahla atılmış gibi algılıyorlar olayı. Birisinin oğlu nişanlanmış, diğerinin kızı doğum yapacakmış. Rabbim, çocuklarının da, torunlarının da güzel günlerini göstersin. Rabbim cümleleri iyilerden eyleyip, hayat yolculuğunda da iyilerle karşılaştırsın.

            Ayten Hanım’ın yazılarına burada zaman zaman değiniyoruz. Ayşe Hanım da o formata doğru evrilecek gibi gözüküyor. Yerel târih ağırlıklı portre yazılarını bekliyoruz. Aslında, bu noktada, Ayten Hanım’ın nostaljik örnekleri var. Oradan aldığım cesâretle, TESK’teki panel sonrası, kendisine, orada birlikte gördüğüm anne-babasını yazmasını söyleyecektim. Paragrafı yazdım ama, sonra yazıya koymadım, erteledim. Nasip bu güneymiş.

            Bizim büyüklerimiz çok farklı. Onlar çilelerin, sıkıntılı dönemlerin insanları. Bizler onlara nispetle hazırcı bir nesiliz. Onun için hiçbir şeyin farkında değiliz. Onların yaşadıkları filimlerden, tiyatrolardan çok öte, gerçekliği olan ve etkileyici, ibretli şeyler. Onların kayıt altına alınması gerekir. Yarınlar adına, gelecek adına.

Başta Ayten Hanım’ın olmak üzere, herkesin büyüklerinden bir kitap çıkarmak mümkün. Kendilerinin kalem ve uslûbuna güvendiğimiz için bunu öncelikle ondan istiyoruz. Meselâ bu benim işim değil. Her gün fıkra yazıları yazmakta zorlanmıyorum ama, bunu göze alamıyorum. Meselâ Muzaffer Bey bu anlamda velut. 1-2 ayda bir biyografiyi rahatlıkla yazabiliyor. Duyduğum kadarıyle, Osman ALTAŞ Biyografisi bitmek üzere.

Gerçi, insan kendi çevresini yazamıyor. Şurada yazarken bile, kendisinden, çevresinden söz etmesi sanki hoş olmuyor gibi. Biz, samîmiyet deyip, yarına doğal notlar deyip yazıyoruz da okuyucu nasıl karşılıyor bilemiyoruz. Ama, çok ta düşününce hiçbir yere varamıyoruz. Böylesi gel-gitlerle birlikte yol almaya çalışıyoruz.

Ne diyecktim? Meselâ, kendimizden örnek vermek gerekirse, babam da konuşturulsa kitaplık çapta materyâl çıkar ortaya. Dayım, amcam vs. sizler için de bu böyledir. Ama, bunu bizler değil de başkaları yapabilir. Maalesef, toplumumuzda büyüklerle küçükler arasında hep mesâfe var. Fazla bir arada bulunabilme, muhabbet kurma geleneği yok.

Ama, bir şekilde birikimler değerlendirilmeli. İbretlik olacak, gelecek nesle mukâyese, ya da güzel dersler çıkarma imkânları sağlayacak hâtıralar gidenle gitmemeli. Geriye bir şeyler kalmalı. Mîras denilen şey yalnızca maddeden ibâret değil.

Umarım, iyi anlatamasak ta, merâmımız anlaşılmıştır. Başta, YENİDEN MERHABA diyerek müjdelerle gelen ve bizi yeryüzünün patırtı-kütürtüsünden uzaklaştırıp, gökleri hatırlatarak, GÖKKUŞAĞI ümit, renk ve güzelliklerine, ilâhî âlemlere götüren yazarlarımıza teşekkür ediyor, yüreklerine sağlık diyorum.

Sevgili okurlar! Bütün yazar arkadaşlarımız, personelimiz, müessese sâhiplerimiz ve siz okuyucularımızla birlikte daha hareketli ve bereketli bir yıl geçireceğe benziyoruz. Gelişmeler onu gösteriyor. Biz, hepimiz bir âileyiz. Birbirimize duâ edelim ve yardımcı olmayı da ihmâl etmeyelim inşâllâh…

Cümlemizin, cümlenizin, sonlu-sonsuz, cümle hayat yolları ve bahtı,

Hayırlı, uğurlu, bereketli ve açık olsun ves’selâm…

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

31.12.2010


Mar`12
26
NE ÇAMIN KESERİ, NE NOELİN YÜZÜ
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

NE ÇAMIN KESERİ, NE NOEL'İN YÜZÜ!

Günler, haftalar, aylar konu değil artık. Şimdi yıllar gündemde. Yılımız yıl olsun öyleyse. Başka ne olacak ki! Demek ki, yıllar bile yıl olamıyor, bir ay gibi, hafta gibi, hattâ bir gün gibi göz açıp-kapayıncaya kadar geçiyor olmalı ki, yıl yıl, yıl da yıl deyip duruyoruz şu sıralar.

Aslında, zaman gibi, mekân gibi, ömür gibi, hayat gibi öyle bir dert edinme, ciddîye alma ve şuurdan değil bu. Tam aksine, şuursuzluktan. Yıl geçti diye sevinmenin ne anlamı olabilir? Ölümü isteyen var mı? Yılların geçmesi, ölümün yaklaşması anlamına gelmiyor mu? Peki o zaman, bu yapılan iş ne demek oluyor?

Bu çılgınlıkların, masrafların, pespâyeliklerin, kendinden, örfünden, âdetinden, dîninden, diyânetinden, târihinden ve hattâ hattâ coğrafyandan kaçışın anlamı ne? Tüm bu piyangolar, içkiler, açkılar, kaçkılar neyin nesi? Ya şu kılıksızlık-kıyâfetsizlik, hele hele şu başındaki fes kimin fesi? Noel Baba ne kadar da cömert?! O eğri şapkasını herkese yağma gibi dağıtıyor.

GEL VATANDAŞ GEL; GEL KUÇU KUÇU!

 Ne kadar da iyi, değil mi? Gel vatandaş gel, sen de bizdensin. Sen de zâten bizim gittiğimiz izdensin. Nitekim, sonuçta hepimiz AB’liyiz. Bu ağaçlar güzel kuşlar, yürüyelim arkadaşlar! Nereye mi? Takma kafana! Bana takıl, hayâtını yaşa! Hem, ne yaşama, bir gör! Şampanya, kampanya, kumpanya, Almanya, İspanya, hegemonya…

Ne güzel değil mi? Şiir gibi. Al sana, edebiyat ta tamam! Örfünden, âdetinden, edebinden, hayândan soyunup cıscıbıldak olunca çağdaş sanatın zirvesine zâten çıkmıştın. Şimdi bir de anya, manya, kumpanya derken edebiyâtı da döktürmüş oldun.

Gel babam yeni yıl. Gel kuçu kuçu. Hem, hemen geç. Bir daha yıl başı olsun; bir daha, bir daha. Çabuk tarafından gidelim Allâh’a. Bir merak ettiğimiz öte taraf kaldı. Güzelim yılları,  başıydı, döşüydü derken kutlaya atlaya, çatlaya patlaya buralara kadar geldik. Gâhî ağladık, gâhî güldük. Bilmeyizki neyledik, n’olduk? Neler umduk, neler bulduk? Gel dediler geldik, dol dediler dolduk. Yol dediler yolduk. Yapraklar tekrar tekrar açtı; biz günden güne solduk. Söyler misiniz, biz şimdi n’olduk?

Şu yılbaşı da, adamı baştan çıkarıyor yâhû. Durduk yerde şâir olup çıkacağız. Adımızı, şâir listesinde görmek istemeyenler görmek,  anmak istemeyenler anmak ve de yılbaşının tutuşturduğu ateşe yanmak zorunda kalacaklar. Al sana iş. Kardeşlere yoktan yere eziyet. Aman kalsın. Ağızlarda bir yılbaşı sakızı, noel çerezi olmak istemiyorum.

HEM KESECEKLER, HEM DEVİRECEKLER!...

Yıl başı, çam devirmek isteyenlerin ilgi alanına giriyor. Nitekim, çamlar çağdaş safsataseverlik dîninin kurbanı gibi bir şey. Ama, yapılan işin, sonuçta azıcık bir faydası olmalı. Çam kesmenin ve de devirmenin neye faydası olduğuna dâir kendisine bir bilgi ulaşan varsa bize haber versin.

Güzelim ağaçları kesmenin ne eski çağlarda, ne de yeni çağlarda îzâh edilebilir bir zemin ve mantığı var mıdır? Hristiyanlık ya da Yahûdîlikte böyle bir şey olacağını düşünemiyorum. Çevre çevre derken, bir dal kesmek yerine, adam kesmeyi göze alacak gibi gürünen çağdaşlıkla şu çam kesme bir arada nasıl gidiyor; bir türlü anlayamıyorum!

ÇAĞIN ÇAM ÇELİŞKİSİ

Bana sorarsanız, çağımız insanının en belirgin çelişkilerinden biri bu. Bu olsa olsa, çağdaş bir hurâfedir. Çünkü, bozulmuş ta olsa , adı dîne çıkmış bir öğretinin, böyle bir ameliyeye izin vermesini düşünemiyorum. Eğer varsa, o zaman bu din hepten bozulmuş, ilâhî esprisini tamâmen kaybetmiş demektir.

Ama, burada bir kültürel gerçek söz konusu. Meselâ Osmanlı’da, bizim medeniyetimizde tevhid esastır. Mezarlıklarımız servilerle doludur. Servi, elif gibidir. İnce, uzun gövdesiyle vahdeti, birliği, yâni tevhid inancını temsil eder. Çam ise, yana açılan kollarıyla,  uzaktan üçgen şeklini yansıtır silûet olarak. Bir nevî haçı çağrıştırır. Hrıstiyân dünyâsının onu tercihi boşa değildir.

ONLARA UYAR, BİZE ASLÂ!

Aslında, özünü kaybetmiş, pratiğini unutmuş batı dünyâsının, kendi evren bilincini diri tutmak adına böylesi sembollere ağırlık vermesi anlaşılır bir tutumdur. Anlaşılır olmakta zorlanan şey, İslâm gibi Hak bir dîne mensup, yolu-yordamı net ve açık olan -sözüm ona- Müslümanların, birilerinin bilinçli olarak önümüze getirdiği bu safsatalara kapılıp, kendisini ve kötü örnek oldukları çocuklarıyle birlikte, ülkemizin pırlanta gençlerini sonu belirsiz mâcerâlara sürüklüyor olduğunun farkında olmamasıdır.

Farkında olmamız gereken bir şey varsa ömrün bir su gibi akıp gittiği ve bizlerin nişleyip, nittiği? eğer bir şey yapmak lâzımsa o da, Hz. Ömer'in(ra) her gün yaptığı şeyi hiç olmazsa yıllık olarak yapmaktır, yâni muhâsebedir. Efendimiz(SAV)in, "Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz!" sözüne kulak vermektir.

Zîrâ, hayat, öyle boşa ve bilinçsizce, verenden habersizce harcanacak bir şey değil, şuurla, hikmetle ve iyilikler, güzellikler, hizmetlerle dolu dolu değerlendirşlecek bir emânettir.

ne mutlu, aylarını, yıllarını, günlerini, hattâ sâniyelerini bu şuurla değerlendirme gayretinde olanlara ves'selâm...

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

30.12.2010


Mar`12
26
YAZIYA DÂVET
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

YAZIYA DÂVET

Sevgili okuyucular. Elinizde, şimdi gerçek âlemde bulunan büyüklerinize âit kâğıtlar, kalemler, kitaplar, defterler olsaydı onlara bir mîras gözüyle bakmaz, değer vermez miydiniz? Annenizin, babanızın, dedenizin ya da diğer büyüklerinizden herhangi birinin kaleminden çıkmış yazılar, bilgiler, defter notları olsaydı sevinmez miydiniz? Onlardan hâtıra bir kitap olsaydı da, o kitabın bir yerlerinde bırakınız notlarını, çiziktirmeleri, öylesine atılmış imzaları bile bulunsaydı bunlar sizin için bir değer ifâde etmez miydi? Onlarla iftihar etmez miydiniz?

            Peki, onlar yapmamışlarsa siz bunu yapmak istemez misiniz? İşte, takvim ve ajanda günlerindeyiz. Onlardan bir tane edinsek, günü gününe bir şeyler yazsak. Olaylar, ya da hoşumuza giden sözler, hâtıralar, fıkralar yazsak, kötü mü olur? Âyet, Hadis, vecîze, atasözü, şiir vs. Ya da, televizyondan, radyodan, bir misâfirin anlattıklarından güzel seçmeler yapsanız da zaman ayırarak lûtfedip yazsanız, onlara zaman zaman baksanız, sevdiklerinizle paylaşsanız n’olur?

            “Yazacağız da n’olacak, kime faydası olur, kim okur ki?” demeyiniz, dememelisiniz. Tüm bunların, en azından size faydası olur. Yazmakla oyalanır da, meselâ, vakti boşa geçirmekten kendinizi alıkoymuş olursunuz hiç olmazsa.

            Bunun ötesinde, çocuklarınız ilerde o notlara bakarak sizi hatırlar. Güzel notlar tutmuşsanız, tekrar bile olsa, onları hatırlatmış olmaktan, büyüklük görevini yapmaktan dolayı sevap alırsınız. Bir de fâtiha okundumuydu bu vesîleyle, sizden mutlusu olmaz. Gözler kapandıktan sonra, onu açacak şey iyiliklerden ve de fâtihalardan başka ne olabilir ki?

            Ama bizler, bizlere hediye olarak verilen ajandalara çoğu kez bir çizgi bile atmıyoruz. Bir yerlerde unutuluyor, atıntı muâmelesi görerek heder olup gidiyor. O zaman, onları niye alıp da, belki bir yazacak olanın önünde engel teşkil ediyoruz ki?

           

                            OKUMAK MI ZOR, YAZMAK MI?

            Sevgili okurlar. İşin aslına bakarsanız, hazır yazılmışları okumak bile zor, değil mi? Ne güzel, düşünmeden, taşınmadan, kafa yormadan seyretmek varken, kim uğraşır kitapla, kalemle, defterle? Evet, aynen öyle. Nefse hoş gelen bu! Kabul ediyorum. Zîrâ, bizim gibi, okuduğu zannedilenler için bile bu böyle. Biz de bâzen, yerel ya da ulusal gazeteleri tâkip edelim derken bir yazının daha yarısına gelmemişken pes ediyoruz.

            Peki bir de yazmayı düşünün bakalım! Sizce yazmak daha mı kolaydır okumaktan? Tabiî, yazmak daha zor diyeceksiniz. Ama, yazan için belki de yazmak daha kolay olabilir. Orası istisnâ da olsa, ayrı mesele. Ancak, okumadan yazmak, yazmağa saygısızlıktır. Okumadan yazmak dâimâ yarımdır.

            Ne olursa olsun, şu veyâ bu şekilde yazmak, sonuçta önemli bir şey. Artı bir değer. İlkokul mezunu bile olsanız, istediğiniz takdirde yazabilecekleriniz vardır ve de yazdıklarınız sizi büyütecektir. Farkınızı gösterecektir.

                                   YER SOFRASI, GÖK SOFRASI...        

Peygâmber Efendimiz (SAV) de yazmayı tavsiye etmiştir.

            Enes bin Mâlik (ra)’in rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’e göre Efendimiz (SAV);

            “İlmi yazarak (sağlama) bağlayın (kaybolmaktan koruyun).”

            buyurmuşlardır. Yine, Ashaptan biri Efendimiz(SAV)e gelerek;

            “YâRasûlâllâh! Hâfızam  kuvvetini kaybetti.

            İşittiğim sözleri aklımda tutamıyorum!” deyince, Efendimiz(SAV):

            “Sağ elinden faydalan!” buyurdu. Adam tekrar:

            “Nasıl faydalanayım, ey Allâh’ın Rasûlü?” deyince;

            “İşittiğin sözleri yazıp bir yere sakla!” tavsiyesinde bulundu. (Tirmizî)

            Tamam da, neler yazacağız? Meselâ, hâtıra yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır derler. Hakîkâten, nice ibretli, aydınlatıcı hâtıraları bulunan insanlar bunları alıp toprağa götürürler. Ne yazarlar, ne de birine anlatıp ta yazdırırlar. Hâlbuki yazmak, geleceğe mîras bırakmaktır. Güne şâhitlik etmektir. Öldükten sonra, bıraktıklarıyla 2. bir dünyâ hayâtı yaşamaktır.

            Yazar çağının başta gelen tanığıdır. Çağına tanıklık etmek, geleceğe söz söylemek, çelik-çocuğuna ve gelecek nesillere ışık tutmak isteyen herkes yazmalıdır. Sonuçta yazılanlar, samîmiyet özlü ve hayır sözlü olduğu sürece, Hak katında kaybolmadığı gibi, halk yanında da zâyi olmayacaktır.

            Kendiniz yazabilirsiniz. Yazamıyorsanız, çocuklarınıza, torunlarınıza, ya da yazanlara yazdıra bilirsiniz. Yeter ki anlatacağınız şeyler olsun ki, illâki vardır. Yazının ve yazılanların yazgıya katkısı da unutulmamalıdır.

                         YAZANLARIMIZA, YAZMAYANLARIMIZA...

            Başta, tüm yazarlarımıza, yazıyorken ara verenlere ve de siz okuyucularımıza sevgi ve saygıyla arz edilir. Yazıların çeşitlenmesini isteyenler bu çağrımıza özellikle kulak kabartmalıdırlar.  Bu arada, Recep Azaklı Ağabey’in, Dr.Beylerimizin yazılarını özledik.

            İlgiyle okunan, adları ve muhtevâlarıyla gazetemize çeşniler katan Yer Sofrası, Dem-lik, Şenhâneler, Akarsu her nedense sukûta büründü. Bizler de, okuyucularımız da bunun farkındayız. Bu noktada bir şey söylememek için epey direndik. Ama, mevcutlarla birlikte yeni isimlerle, yeniliklerle yeniden ve tâzelenerek başlamak istiyoruz.

            Değerli yazarlarımızı ve tüm sizleri, Ordumuzun kültür, sanat, edebiyât ve yazı âlemine katkı ve omuz vermeye dâvet ediyoruz. Bu anlamda yardımcı olmaya, fikir üretmeye, teklif getirmeye dâvet ediyoruz. Sayfalarımız ve gönüllerimiz herkese açık.

            Çocuklarımız, milletimiz ve ülkemiz adına, daha güzel bir gelecek;

            yeni bir ruh ve heyecan için, “bilelim, bilesiniz, bilsinler” ves’selâm…


ORDU HAYAT GAZETESİ

29.12.2010


Mar`12
26
ORDU AK PARTİ GÜLER Mİ, AĞLAR MI?
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

ORDU AK PARTİ GÜLER Mİ, AĞLAR MI?!

            Çünkü, dünkü yazımızda da belirttiğimiz gibi, her ne kadar diğer partilerde bir yenilenme, eski-yeni tüm tüfekleri devreye sokma, soluklanma denemeleri olsa da hâlâ AkParti’nin, onunla baş edecek güçte legâl bir alternatifi yok. En azından, bu seçim için bu böyle. Dolayısıyla, AkParti’nin muhâlefeti yine kendi içinden çıkacak!

TAYYİP PARTİSİ!

Bununla, AkParti bölünecek demek istemiyorum. Ufukta böyle bir şey gözükmüyor. İstikrar için, milletin-memleketin selâmeti adına, gözükmemeli de. Ama, şunu kabul etmeliyiz ki, AkParti bir Tayyip Partisi. Bu herkesin mâlumu. Gerisi teferruât. İnsanlar Tayyip diyor, sonra da Yâ Allâh, Bismillâh deyip mührü basıyor.

Fakat, şöyle bir durum, daha doğrusu bir handikap var ki; bir kısım insanlar, daha doğrusu etkili ve yetkililer bu gerçeği istismar ederek, oylar nasıl olsa AkParti’ye diyerek kötülüklerinde, daha doğrusu misyonu lekeleyecek davranışlarında ısrar edebiliyorlar. İşte bunlar, AkParti’nin kendi içindeki muhâlefeti olarak seçim sürecine girilen şu dönemde, mevcut yerini koruma adına, kötü siyâsetinin acımasız entrikalarını devreye sokmaya çalışabiliyorlar.

AĞARTANLAR, KARARTANLAR…

Demek istediğimiz, bu dönem mücâdele, Tayyib’in yüzünü ağartanlarla karartanlar arasında ve kıyasıya diyebileceğimiz bir şekilde olacak. Çünkü, kim ne derse desin, bu dönem AkParti’nin AkParti olarak son dönemidir. Mâlum, bal tutan parmağını yalasa da, insan bal da olsa, baldan da bıkıyor. Değişik seslere kulak kabartmaya başlıyor. Zâten Tayyip Bey de bunu deklare etmişti. Önümüzdeki dönem yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi de bu anlamda belirleyici bir dönemeç olacaktır.

BERİKİLER, ÖTEKİLER…

            Bu anlamda Ordu’da iki çizgiden söz edilebilir. Berikiler mi, yoksa, öbürleri mi kazanacak; bunu zaman gösterecek. Bu konuda biraz egzersiz yapmak gerekirse; entelektüel kişiliği, diğerlerinden açık ara birikimi ve pozitif duruşuyla Ordu siyâsetinin dürüstlük, çalışkanlık ve hizmet bağlamında iz bırakanlarından olduğunu düşündüğümüz Dr. Mehmet Hilmi Güler değerlendirilmesi ve üzerinde durulması gereken isimlerin başında geliyor. Kişiliği ve yaşadıkları îtibârıyle çizgisi üzerinde kritikler yapılmasında fayda var.

Sayın bakanımız, yeniden görev verilmeyince, ister-istemez seçim bölgesiyle ilgilenmek durumunda kaldı. Daha ilk günlerde, fark ettiği en önemli şey, seçim sath-ı mahallini ne kadar çok ihmâl ettiği oldu.

 Her kese güleryüzlü davranan, o pozitif bakışlarını ve vücut dilinin letâfet ve nezâketini kimseden esirgemeyen, herkese mümin gönlüyle güven duyan sayın bakan, altındaki sandalye kayıp ta, boşlukta kalınca, memleketindeki sekmenli günler aklına geldi. Efkârını dağıtmak üzere Karadeniz  havası almasının iyi olacağını düşündü. Zîrâ, uzaktan uzağa da hava almaya, Ankaralarda yapayalnız kalmaya başlamıştı.

Biraz memleket havası koklayayım dedi ama, vaziyet hiç te tahmin etiği gibi çıkmadı. Bıraktığı zemin üzerinde gecekondular kurulmuştu. Üstüne üstlük bir de yer yer, mahalle mahalle, köy köy, bucak bucak kâhyalar oturtulmuştu. Arâzîler tümüyle zilyed edilmişti.

SİYÂSET, İLİM ve de FİLİM!

Hem, burada ilim de geçmiyordu. Burada ne yapacaksın; artistlik yapacaksın! Yakışıklı, boylu-poslu olacaksın. Âile geçmişinde ağalık olacak. Arkanda dağlar olacak. Elin silah tutacak. Entrika bileceksin. Film çevirmeyi becereceksin. Siyâsetin doğasında doğallık yok. iş bileceksin. Tarz geliştireceksin. Tutum sergileyeceksin. Hesaplı-kitaplı davranacaksın.

Ayrıca, Ordu bir turizm kenti. Bu anlamda bir sıralama yapılacak olsa; Antalya bir, Ordu iki. İstersen palmiyelere bak. Ordu kendisine misyon olarak turizm kenti olmayı biçti. Kendisine yol ve hedef olarak belirlediği ufuk bu. Doğru olan ve uyan da buydu. Karar isâbetliydi. Bu, ne demek; sanat demek, kültür demek, film demek, Sinema, tiyatro, festival demek.

Tüm bunlar, her şeyden önce rol demek. Senaryo demek. Ordu’nun doğası bu.

Evet, Ordu’da durum bu merkezde gibi gözüküyor. Bilenler zâten biliyor ve de ne demek istediğimizi anlıyor da, asıl sözlerimizin bir miktarı da, bu yeni dönemde devreye girmek isteyen arkadaşlara.

Yüce Rabbimiz, ülke siyâsetini ve de memleket ufuklarını ağartma çabasında olanların yardımcısı olsun. Son yıllarda açılmaya başlayan ümit ufuklarını, karanlık emelleri uğruna karartmaktan çekinmeyenlerin şerrinden de korusun ves’selâm...

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

28.12.2010


Mar`12
26
SİYASET KIZIŞIYOR MU?
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

SİYASET KIZIŞIYOR MU?

Elbetteki! Hâlâ da kızışmasın mı? Şunun şurasında seçime ne kaldı ki? Siyâset zâten fokur fokur da, günler yaklaştıkça bâzı patlamalar, kütlemeler oluyor; o kadar. Hem kızışma olmazsa siyâsetin tadı mı olur? Bu sonuçta siyâset. Bir güç oyunu. Bu iş bir takla işi. Takvâ olacak değil ya!

Özellikle Ordu siyâseti bağlamında Eyüp Fatsa’nın genel merkezdeki görev değişikliği ve biraz köye dönüp tabana ağırlık verişi dolayısıyle başlayan arâzi, mülkiyet ve de hâkimiyet mücâdeleleri alttan alta devam ederken, bu arada M.Hilmi GÜLER’in de bakanlıktan ayrılmasıyla iş tamâmen saha ve yetki harbine dönüştü.

İşte, gel de şimdi mücâdele kızışmasındı?! Ama, işler zordu. Ayak oyunlarına pek aklı ermezdi. Tayyip çağırmasa ve ona güvenmese siyâsete de girmezdi. Hayâtı hep okuma peşinde, büyük şehirlerde geçmişti. Ama, o artık şimdi bir siyâsetçiydi. Bunu anlamış olmalıydı. Yoksa, işin şakası yoktu. Ne Ankara’daki, ne de Ordu’daki siyâset göz yaşına bakacak gibi değildi. İş başa düşmüştü.

Şimdi, çârenin ocağı-bucağı memleketti. Anası-babası vatandaşlardı. Makam-mevkî sâhibiyken, işlerinin çokluğu dolayısıyle, birileriyle selam gönderip işi götürüyordu. Yerine ulaşsa da ulaşmasa da, yapacağı herhangi bir şey yoktu. Hem, kuşku duymak için sebep de yoktu!

Sayın Bakan, makamdan düşünce rakamların zannettiği gibi olmadığını keşfetti. İsminin başında Dr. titri vardı. Öyle mütevazı durduğuna bakmayın. O gözlükler durup dururken kalınlaşmadı. O bir bilim adamı. Hem de sahasında otorite. Ama, siyâset farklı şey. Hele de Ordu siyâseti. Bilimsel konularda çözemeyeceği şey yoktu belki ama, kendi memleketi Ordu, adı üstünde zor bir yerdi.

Ordu siyâsetinde son iki haftadır somutlaşan disiplin olayları büyük depremlerin habercisi. Ordu siyâseti sancılı. Dedikodular ve memnuniyetsizlikler ayyukta. Bunun böyle gitmeyeceği anlaşılıyor. AkParti hariç her yerde yenilikler var. İktidar partisi aynı kalamaz. Bence, özelde Ordu bağlamında sancı bu arayıştan kaynaklanıyor.

Aykırı seslerin kalite ve samîmiyeti de ayrı bir mesele olabilir. Ancak, susturmaya çalışanlar dürüstlüğün neresinde olduklarını iyi test etmeden yoktan yere kendilerini de partiyi de şâibelerle gündeme taşımamalılar. Hele, konuşanların yeni konuşmadığı bir yerde, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu kabîlinden girişimlerle sonuç alınacağı, netîce îtibârıyle kimselerin mutlu olacağı zannedilmesin.

Beyler; sıkıntınızın farkındayız. Ama milletin de sizlerden sıkılmış olabileceği ihtimâlini göz önünde bulundurmalısınız. Aslında, olan-bitenleri soğukkanlılıkla karşılayıp pişkinliğe vurarak, şişkinlikler belli edilmese, daha asil bir şey yapılmış olamaz mı? Hem sizler hem de parti için. Çünkü, böyle şeyler konuşuldukça, altından çapanoğlu çıkmayacağından emin olacak kadar kendinize güvenebiliyor musunuz?

Sâdece kendiniz adına değil, partiniz adına da yapmış olduğunuz tüm bu ve benzeri işlemlerde, öteden beri yaptığınız icraatlara, hizmetinize, adâletinize, samîmiyetinize güveniyorsanız mesele yok. Yolunuz açık olsun. Yanlışlık konusunda hassas olup ta ayıklamak istiyorsanız, ne âlâ. Aksi olursa, kimse bunu yutmaz. Silâh ters tepebilir!

Bana sorarsanız, burada sonuç nasıl çıkarsa çıksın, tüm bunlar boşa debelenmeden başka bir şey gibi görünmüyor. Sözlerini unutup ta torunlarını uyuttuğumuzu zannettiğimiz büyükler; korkunun ecele faydası yoktur demişlerdir.

Beyler, kendinize de, partiye de, milletin ümitlerine de zerre zarar verecek böylesi ağzı ve de tarzı bozuk davranışlardan uzak durun. Hepinize söylüyorum: Kendi ihtiraslarınız için, memleketin mukadderâtıyla oynamayın. Bizden hatırlatması ves’selâm…


ORDU HAYAT GAZETESİ

27.12.2010


Toplam 228 Blog, 46 Sayfada Gösterilmektedir.
[1] 2 3 4 5 6 » »»

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (6131)
AKROSTİŞ YAZILARI (5019)
FOTOĞRAF-NÂME (4707)
EYMÜR-NÂME 1 (4198)
EYMÜR-NÂME 3 (4170)
EYMÜR-NÂME 2 (3979)
MODA-NÂME (3973)
Nûri KAHRAMAN (3614)
Bedford-nâme (3527)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3514)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...