Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%74,5)
Hayır (%20,7)
Kararsız (%4,71)

Toplam Oy: 212

Tüm Anketler

Takvim

« Ekim - 2021

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31

İstatistikler

 Toplam Hit: 3592843
 Sitede Aktif: 2
 Ip: 3.239.2.222
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 16

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

BABAM ve DEDELERİMİZ

Bu Kategoriye Ait Blogları Rss İle Takip Et
Ara`14
12
BABAMA DÂİR
BABAM ve DEDELERİMİZ

Yorumlar(0)

 

ÇOCUKLUK ARKADAŞIM:

Bizim bir cumâ gurubumuz var. Namaza 1, 1,5 saat kala telefon ederler, adam sayısına göre taksilere biner gideriz. 1, 2 ya da 3 taksi. Bu defâ önde gidenler Turnasuyu'nu geçince sağa kırdılar ve de Saraycık'da durdular. Her neyse, namazı kıldıktan sonra şöyle bir tur attık. Şimdi adı mahalleye çıkan bu beldeyi, her zamankinden daha güzel, tertipli, nezih gördük. Arkadaşlar da bizim gibi düşünüp, namazdan çıkınca doğru değirmenlere gitmişler. Ben gittiğimde çıkmışlardı. Selâm verip tanıştım değirmenciyle; hem de "Değirmenci Dayı!" diyerek.

Ben kendimi tanıttıktan sonra, "Sâlim Kahraman'ın oğluyum" dedim, babam yaşlarda olduğunu düşündüğüm, eskilerden âşinâ bulunduğumuz giyim tarzıyla, klâsik, köşeli kasketli bu sevecen amcaya. Tahmin ettiğim gibi tanıyor, hem de ta çocukluktan ve yayladan.

"Biz koyun götürürken, yayarken Çambaşı'nda mutlakâ ona uğrar, evlerinin yanında biraz eğleşir muhabbet ederdik. O da bizler kadar hayvanları da çok sever, koyunları, kuzuları çocuk avutur gibi kucağına alırdı. Hayvanları iyi tanır, yüzlercesinin içinden, tanıdığı, ya da daha önce gördüğü bir koyunu, üzerinden sene geçse de rahatlıkla seçerdi. Çok iyi bir insandı, iyi arkadaştı, sıcak kanlı ve hoş sohbetti. Kendini özletirdi. Aşllâh rahmet eylesin..." Âmin...

Sıtkı Eroğlu 12.12.2014 Saraycık

 

ÇOK KOMŞULUK YAPAMADIK:

 Ben buraya yeni geldim. Sâlim Amca’yla çok komşuluk yapmak isterdik. Kendisi mahallemiz için büyük bir değerdi. Hatta, yöremiz için. Hiçbir şey yapmasa da şurda otursa yeterdi. Şu an şurda kavga olsa, hey n’apıyorsunuz diyecek, müdâhale edecek adam yok. Zâten cenâzesi de onun hakkında yeterli kanaat oluşturuyordu. Mâlum, bir defâ çok kalabalıktı. Kıyıda-köşede ağlayan insanlar gördüm. Hattâ bir-kaç kadın şurda ağlıyordu. Aralarında şöyle söyleniyorlardı: "Hiç bir şey yapmasa da buralarda bulunsa, otursa, kavga edene, tartışana dur dese yeterdi." Sâlim Amca'nın o anlamda da civarda bir büyüklük özelliği vardı. Demek ki garipler için bir güvence ve çâre kapısıydı. Öyle görülüyordu yâni. Ne mutlu. Allâh rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

13.08.2014 Hacıbey Varol, Yeni Mahalle

BABAM, ÖLÜM ve BİZLER...


Hatırlayacaksınız, geçen yılın mart ayı başlarında,  Fatsa-Bolaman Serdarları’nın önde gelen isimlerinden ve yörenin tanınmış terzi ve kuyumcu esnafından Naim Serdaroğlu Amca vefat etmişti. Bu haber gazetemiz ve de sitemizde yer almıştı. Orada da değinildiği şekliyle, Gavraz Serdaroğulları'yla asır öncesine dayanan bir akrabalığımız var. Naim Serdaroğlu merhum, Ulubey Fındıklı Köyü’nden Cafaroğlu Necati Çetinkaya’nın dayı oğlu ve Eymür Köyü’nden, Ordu mâliyesi emekli tahsildarlarından Nazım Kahraman’ın teyzesi oğullarındandı. Nazım Kahraman babamın amcası, yâni babam onun yeğeni olması hasebiyle, babam da Naim Amca merhumun teyzesi torunlarından, dolayısıyla Fındıklı Köyü'nden Cafaroğlu Âilesi'nden iki kız kardeşin birer torunları oluyorlardı.

Konuyu biraz daha açmak gerekirse, Şükür Bağdatlı şehidimizin evine geldiğimizde, babası muhtar Şükrü Bağdatlı amcayla tanışırken, "Siz demek benim Şâdiye Teyzemin torunlarısınız!" dediği, Şâdiye teyzenin Şerife adlı kız kardeşinin torunları oluyoruz bizler. Şâdiye Teyze, Dursun Serdaroğlu merhumun hanımı ve Abdullah Çavuş ve Mehmet Amca merhumların anneleri. Onları da, sizler bizden daha iyi bilir, tanırsınız. Bu vesîleyle, tanışıklığımızın somutlaşması bağlamında bunu da belirtmiş olalım. Şunu da söyleyelim ki, merhum babamın, tüm akrabaları yanında Fatsa'dakilere karşı ayrı bir sempati ve ilgisi vardı. Duyduğu her düğün, nişan, cenâze ve dâvete katılmaya can atardı. Gelip-geçerken uğramadan edemezdi.

Her neyse; bu bağlamda Naim Amca’nın  babamla muhabbetlerine diyecek de yoktu. Naim Amca zâten, sizlerin de bildiği gibi babacan olduğu kadar, aynı zamanda sevecen bir insandı da. Sık sık Ordu’ya gelir, mağazada diğer amcalarımızın da tevâfukuyla eski geliş-gidişlere, muhabbetlere, yârenliklşere, akrabalara, Fatsa ya da yayla günlerine dâir uzun uzun sohbet ederlerdi. Bizler de ağzımız açık dinlerdik. Bu arada sık sık, çocuklardan denkleştirerek akrabalığı sürdüremediklerine vurgu yapar, hayıflanırlardı. Bizden sonra akrabalık da biter, her şey unutulur gider diyorlardı.

Naim Amca’dan sonra 1 yıl geçmeden, bu Şubat’ın 10’unda da, muhabbetin Ordu ayağındaki çınar da devrildi. Evet, sevgili okurlar; sizin anlayacağınız bizim de babamız öldü. Allâh (CC) ona ve sizlerin ve de bizlerin cümle ölmüşlerimize ganî ganî rahmet eylesin. Cenâzemize, hastalık dönemi ve sonrasında tâziye ziyâretlerine bizzat gelerek, uzaktan-yakından bir şekilde arayıp sorarak acımızı paylaşan herkese buradan peşînen teşekkür ediyoruz. Fatsa’dan da cenâzemiz dâhil bu süreci bizlerle paylaşanlar oldu. Rabbim onlardan, sizlerden ve cümle ehl-i îmandan râzı olsun.

Sizlerin de bildiği gibi, doğum gibi ölüm de bir gerçek. Ama gel gör ki kabullenmek zor. Hele hele, bizim için, bir anlamda ilk diyebileceğimiz ve beklemediğimiz, herkes gibi, ameliyat sonrası turp gibi olacağını tahayyül ettiğimiz, son güne kadar da böyle düşündüğümüz bir sürecin ardından böylesi bir sonuçla karşılaşmak şok etkisi yaptı.  Bizler için her şeyin tadı kaçtı birden. Yazmanın bile. İnsanın eli varmıyor bir türlü. Daha doğrusu, gönlü coşmuyor. Öyle, kalakalıyorsunuz.

Ama, sonuçta, hayat devam ediyor. Etmeli de. Bu noktada da bâzen şiir, hislere tercüman olmada birebir rol oynuyor. Burada, Necip Fâzıl merhumun bir şiiri geliveriyor hemen akla ki, yıllar yılı hiç unutmam ve her ibret atmosferinde zihnimde belirerek dudaklarımdan dökülür;

Minarede “ölü var” diye bir acı selâ...
Er kişi niyetine saf saf namaz...Ne âlâ!
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan...

 Rabbim, inşâllâh hayata duyarlı olmak, onun ve tüm sevdiklerimizin değerini anlamak için ölümün farkında olmak, dolayısıyla hayâtı daha bilinçli ve ölçülü yaşamak gerektiğini söylemeye çalışan şiirden ve ölümlerden ibret almayı, dolayısıyla bizlere bu toprakları ve imkânları emânet eden büyüklerine lâyık birer evlat olmayı nasip eylesin.

İşte böyle sevgili okurlar. 80'li yıllarda yazdığım, 84'de yayınladığım ÜMİT ÇİÇEKLERİ adlı şiir kitabımda yer alan BABA şiiri şöyle diyordu:

 

BABA

 

“Baba” diye ağlamayız

Ama, onsuz olamayız

Onsuz evde ocak tütmez

Hayat tadı bulamayız

 

Kızar, belki döver bizi

Hakîkâtte över bizi

İnanın, çok sever bizi

Ama şimdi anlamayız!

 

Bir gün gelip de, gidince

Bütün yük bize binince

Düşünürüz ince ince

Ama, bulup soramayız!

 

Şimdi, tam da bu noktadayız. Artık, himâyesini her sâniye yaşadığımız, uzaklarda olsak bile hep yanımızda hissettiğimiz babamız yok. Şunu da özellikle belirtmek durumundayım ki; bir yazar olarak ayrıca en büyük yazı kaynağımı kaybettim. Ve de okuyucumu. Birebir paylaşmayı pek arzulamazdık ama, onun yazımı okumasından o da, ben de hoşlanırdık. En azından ben öyle hissederdim.

Burada şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, o, kitabı yazılacak adamdı. Bunu zaten hissediyor, hattâ biliyorduk da ama, olmayınca olmuyor. Hattâ, benim yapamayacağım bu işi, bu konuda gayretli olan ve rahatlıkla yapabileceğine inandığım bir arkadaşa söylemeye çalıştım bile. Onların yaşadığı, ardı ardına bir çok değişimler içeren o dönemlerden, geleceğe ışık tutmak adına bu hepimiz ve toplumumuz adına bir gereklilikti aynı zamanda ama, olmayınca olmuyor işte.

Çünkü o, memleketimizi ve köylerini, yaylasıyla, ceniğiyle toprak ve imkân zengini ağa bir dedenin torunu olarak ve onun işlerini yürütmekle yükümlü bulunarak, misyonu ve işi gereği adım adım dolaştığı 75 yıllık ömrüne Allâh vergisi hâfızasıyla engin gözlemler ve hatıralar sığdırmıştı. 

O, şöyle bir bakınca, sizin nereli olabileceğinizi, hangi köyden, kimlerden olduğunuzu eşkâlinizden tahmin ederdi. Bir de isâbet ettirdimiydi, sizin köyünüzü, akrabalarınızı, sizden daha iyi tanıdığını, atasıyla, dedesiyle, torunuyla herkesi bir bir saydığını görürdünüz. Çünkü, ya pikapçılık yaptığı dönemde, daha siz hayattta yokken o, oralara yük taşımış, ya bir düğün, ya bir cenâze, ya da bir hasta ziyâreti dolayısıyla bir şekilde yolu oralara düşmüştür.

Evet, o her şeyden önce, ilgi, alâka bereketinden öte bir anekdot zenginiydi. Hastalık süreçlerinde, yoğun bakımdayken bile, oralardaki hastalarla konuşmaları bunu teyid ediyordu. Hasta nereli olursa olsun, bir ortak tanıdık çıkıyor, Mesudiye, Gölköy, Fatsa, Perşembe, Kabadüz; neresi olursa olsun fark etmiyordu. Cenâzesindeki kalabalık bu alâka zenginliğinin en büyük kanıtıydı. Tâziye için gelenlerin anlattıkları da tüm bunları doğrular nitelikteydi.

Ama, ne olursanız olun, kim olursanız olun, sonuç değişmiyor. Şu ya da bu, ne derseniz deyin, olacak oluyor ve ne bir saniye geri, ne de ileri gitmeyen şey, o zaman geldiğinde sizi gelip buluyor. Söz yine Necip Fâzıl'da;

Gökte zamansızlık hangi noktada?

Elindeyse yıldız yıldız hecele!

Hüküm yazılıyken kara tahtada

İnsan yine çâre arar ecele!

Bedîuz'zaman ölümü askerden terhis olmak diye niteler. O, bir insan olarak, öncelikle bir baba olarak görevini bir nefer şuuruyla yaptı. O, bu anlamda tam bir babaydı. Aramızda torun sâhibi olanlar dâhil, tüm çocuklarına ilgi ve hassâsiyeti, gün be gün sanki daha da artarak devam ediyordu. Yazılacak çok şey var. İnşâllâh yeri geldikçe ve gerekli oldukça değiniriz.

Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, insanların bir çoğu; "sadece sizler için değil bizim için de çok büyük bir dayanaktı, güvenceydi, her şeyden önce samîmî bir sohbet arkadaşıydı, dosttu, adam gibi adamdı.." diyorlar. Göz yaşı dökenler var. Rabbim ilgi ve sevgisini esirgemeyen cümle kardeşler ve dostlardan râzı olsun…

Bu vesîleyle, gerek hastalık, gerek cenâze ve sonrasında bizzat gelerek ya da telefonla tâziyelerini bildirerek acımızı paylaşan herkese, değerli basınımıza ve diğer tüm ilgililere buradan tekrar teşekkür ediyoruz.

Kim ne derde desin, kendi cenâzeleri insana bakış açısını değiştirtiyor. Önceleri kolaylıkla değerlendirilen ve hemen cehenneme gönderme duygularını törpülüyor. Cennet ön plâna geçiyor. Doğrusu, işin gerçeği de budur. Hani ne derler; "Allâh bahâne Rabbisidir" Kulu, îmânla göçmeyi başardıktan ve katına zulümle değil de, insanların da güzel şehâdetiyle geldikten sonra, affetme noktasında ufak bir örneği bile kurtuluşu için vesîle kılabilir. Rabbimiz, başta sözü edilenler olmak üzere cümle geçmişlerimizi naîm cennetlerine dâhil eylesin. onları ve bizleri tüm sevdiklerimizle berâber Efendimiz (SAV) in Livaül'Hamd sancağı altında buluştursun inşâllâh...

Bununla beraber, son tahlilde, bugünkü sözlerimizi, hepimizin rahmete kavuşmuş tüm geçmişlerini de katarak, İsrâ Sûresi'nin 24. âyetinin meâliyle noktalıyoruz:

“Rabbim, onların küçükken bana merhametle muamele ettikleri gibi şimdi de sen onlara merhamet et.”

Âmin, âmin, âmin; ves'selâm...

 Bolaman(.net) Gazetesi Mart 2013

Nuri KAHRAMAN

Nuri KAHRAMAN - BİR KÜÇÜKTEN, BİR BÜYÜKTEN; İKİ HATIRA...

BİR KÜÇÜKTEN, BİR BÜYÜKTEN; İKİ HATIRA...
Yazı Tarihi: 09 Şubat 2016 Salı

Sevgili okurlar. Babam rahmetli, 10 Şubat 2013 Târihinde vefat etti. Tam 3 yıl olmuş. Zaman nasıl da geçiyor! Rabbimizden sizlerin, bizlerin cümle ölmüşlerine, kâffe-i ehl-i îmâna rahmetler niyâz ediyoruz.

Özelde de bu gün, müsâdenizle, tevâfukları da vesîle ederek, hem eskilerden notlar düşmek, daha çok da görev, minnet ve de vefâ adına, anlatılanları da fırsat bilerek, sıcağı sıcağına, bu konuyu yazmak istiyoruz.

Sevgili dostlar. Tevâfukan, son 10 gün içerisinde karşılaştığımız 2 kişi de, rahmetli babamdan hâtıralar nakl’ettiler. Efendimiz (SAV) “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz” buyuruyor. Eğer bu iyi bir şey olmasaydı, Efendimiz(SAV) böyle söylemezdi. Dolayısıyla, bunları sizlerle paylaşalım ki, duâya ve de rahmete vesîle olsun inşâllâh.

ARTVİN’DEN ZONGULDAK’A…

Bir önceki Cumartesi günüydü. Bizim köyden bir arkadaş geldi. Aynı köylüyüz ama, biz ta yukarda, o da ta aşağıda Melet Irmağı kıyısında oturuyor. Kendisi, Eymür’ün içinden geçen Dereyolu kenarında bir iki dönümlük, ev yapacak kadar bir yer arayışında. Bu bağlamda yanımıza gelmiş. Hem yola daha yakın, hem de müstakil, hem de komşuluk edilebilecek bir yeri olsun istiyor. Bize danışmaya gelmiş sağolsun.

Merkez bir İlkokulumuzda öğretmen olan arkadaşımız, bir yandan çaylarımızı içerken başladı anlatmaya:

-      Nûri Âbi. Aynı köylüyüz ama, sizinle pek görüşmemiz olmadı. Rahmetli babanla oluyordu daha çok. O da, fındıktan fındığa; satmaya geldiğimiz zaman. Çünkü ben de zâten hep uzaklarda görev yaptım. Daha yeni buralara geldim.

-      Buralara gelmek derken, bak ne anlatacağım: Bir gün yine buraya fındık getirdik. Tarttık, döktük; hesaplar yapılıp da çaylar içilirken, Rahmetli Sâlim Amca sordu bizimkilere:

-      Bu yeğenim ne yapıyor, ne işle meşgûl?

-      Amcası bu öğretmen oldu, atandı; göreve gidecek!

-      Nereye?

-      Artvin!

-      Yeğenim sen hiç oraya gittin mi, nasıl bir yer olduğunu biliyor musun?

-      Hayır amca, listeye baktım, Ordu’ya en yakın yer olarak orası vardı. Ben de orayı tercih ettim!

-      Ama yeğenim, oraları çok kaşlı-bayırlı yerlerdir. Sen bilmezsin, oralarda zorlanırsın. Dur ben bir bakayım!

-      Dedi ve hemen telefona sarıldı. Nâbi KILIÇ mı ne;

-      Hayır, POYRAZ!

-      Ha, işte ona ânında telefon etti ve tâyinimiz 2. Tercihimiz olan Zonguldak’a gerçekleşti.

-      Sâlim Amca ilgili birisiydi. Sâhip çıkardı, yol gösterirdi, yardımcı olur, bizzat ilgilenir, yön-yöş ederdi. Burası önemli özellikle. Allâh rahmet eylesin.

MAHALLE YENİ'DEN; SOHBET ESKİ'DEN!

Diğer isimle biz karşılaştık. Geçen Çarşambaydı. Yeni Mahalle Eczânesi’ne uğramıştık. Baktık Servet Bey’in yanında orada, eskilerden çok âşinâ olduğumuz bir amca oturuyor. Kim, kim, kim derken; bizim Şifoo Hakkı diye bildiğimiz, Şeyhoğlu Hakkı Şensoy olduğunu öğreniyoruz.

Mâşâllâh; yaşına göre çok iyi. 28’li. Yâni yaş olarak 88’de. Sevecenliği, sempatisi yerinde. Sözü-sohbeti de tabiî. Biz olunca ve de babamı hatırlayınca, başladı bizimle ilgili sayfalardan anlatmaya:

ŞEYHOĞLU’NUN ANLATTIKLARI…

-Hey gidi Sâlim. Ne yaman adamdı! Ne iyi arkadaştı! Onu çok eskilerden tanıyorum; gençlikten, hattâ çocukluktan beri. Belirli biriydi, tanınmış biriydi. Hattâ, sülâleden, hem anne, hem de baba tarafından öyleydi.

- Sanırım 50’li yıllardı. Belki 60. İlk hatırladığım; yaylamız Ordulu Obası, Kızılcataş’tayız. Baban ve babası Selahattin Amca geliyorlar uzaktan. Babam onları kapıda görür görmez;

-      Git oğlum misâfirlerle ilgilen. Hem bunlar iyi insanlardır, hatırlı insanlardır, hizmette kusur etme! dedi bana.

-      Mâlum dedenle baban Gümüşhâneli Nûri Ağa’nın damadıyla torunu. Babam bunu biliyor. Babam da hatırı sayılır biriydi tabiî. Onları iyi tanıyordu. Şeyhoğlu Muhlis Ağa derlerdi. O zamanlar köyler daha çok ağalarıyla bilinirdi.

-      Her zaman olduğu gibi o gün de dedenin yanında bir-kaç at vardı. Hem de ne atlar! Şimdiki lüks taksiler gibi. Deden, esmer, uzun boylu, yakışıklı, iyi ata binen, iyi giyinen, çevik, pratik bir adamdı.

-      Her neyse, babanla çok arkadaşlığımız oldu. Beraber düştük, kalktık; alışveriş ettik. Ticâretinde dürüsttü. Güvenliydi.O mâvi arabasıyla çok yolculuk ettik. Yolda-izde bizi rast geldiği yerde hep alır, yayla-cenik, köy-çarşı taşırdı.

-      Hey gidi Sâlim. Baban gerçekten çok hoş bir insandı. İnsanla çok güzel lâf ederdi. Konuşkandı. Muhabbetliydi. Sıcaktı. Hâlâ hayâlimde, kendine has, tatlı tatlı gülüşleri vardı. Nasıl diyeyim; çok beyefendi, çok iyi bir adamdı. Aynı zamanda oturaklı, ağır, sözü dinlenen bir kişiydi.

-      Ayrıca, hayrı-hasenâtı seven, çevresine faydalı bir insandı. Bu yönüyle, kendi çevresi ve sülâlesinde de ayrı bir yeri vardı.

Evet, sevgili dostlar! Biz de öleceğiz! Sonuçta önemli olan, bulunduğumuz köprüden karşıya, hayırla yâd edilecek şeyleri çok olarak geçip, sonrasında Efendimizin (SAV) komşuluğunda buluşabilmek.

Meselenin özü bu. Rabbimiz cümlemize, rızâsına muvâfık yaşantılar ve de hüsn-i hatîmeler lûtf’eylesin inşâllâh diyerek yazımızı noktalıyor; hepinize sevgi ve de saygılar sunuyoruz ves’selâm…


Eki`14
20
BABAM ve DEDELERİMİZ
BABAM ve DEDELERİMİZ

Yorumlar(0)

KÖYLERİMİZ, YAYLALARIMIZ;

              ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ!

                         Çoktandır gitmemiştim. Bugün babamla birlikte, küçük oğlum Yusuf Kerem de yanımızda olmak üzere Karaağaç üzerinden yaylaya çıktık. Yayladaki dükkânla ilgili tâmirat işleri var. Usta bizden önce varmıştı. Hem işlerimizi gördük, hem yayla havası aldık. Evin yanına uğramayı da ihmâl etmedik. Kıyıya-köşeye baktık. Telleri, pencereleri, odaları tekrar gözden geçirdik. Evin etrafında ufak-tefek  işler yaptık. Babamda rahatlık yok. İllâki bir şeyler buluyor.

                   Öğleyi Çambaşı Câmii’nde edâ ettik. Henüz yaylada olan, ceniğe dönmeyen amcamızı, dayımızı gördük. Cemâatle merhabalaştık. Biraz daha kaldıktan sonra dönüş başladı. Bizim Eymür halkının obası olarak bilinen Çıtlak’ı geçtikten sonra, belediyenin çevre düzenlemesi yaptığı, alt taraftaki o meydanda yer alan çeşmeden su içtik. Bidon doldurduk.

      Turnalık’tan ikindi sıraları geçtik. Namaza  Yokuşdibi’ne yetişmiştik . Orada da biraz eğleştikten sonra Eymür’e döndük. Doğrusu, bir şey yememiş(!) olsak da, güzel bir günde, güzel bir yolculuk yapmıştık. Yusuf da memnun kalmıştı.

      Ama, ne de olsa yolculuk. Kaldı ki, hatırı sayılır bir çalışma da yapmıştık. Sonuçta yorulmuş sayılırız. Bizim çocukların, yaylayı aratmıyor dediği köyümüzde güzel bir uyku çektik. Sabah  kalktığımızda babam evde yoktu. Akşamdan telefonla bağlantı kurduğumuz Hâlis’in Hâlis’le oğlu Kaan’ı alıp bahçeye gitmiş; Kayaboğazı’na. Ben de, kahvaltı yaptıktan sonra, yürüme olarak, eskiden olduğu gibi, şimdi çok gelen giden olmadığı için daha da tenhâlaşan ve çortlaşan, yerleşimi bulunmayan aralık ve kısmen de ıssız sayılan patika yoldan doğru, çatırtılar, çıldırtılar arasında tedirgin tedirgin gittim. O, altından olmasa bile, uzağından da geçsek, üzerimize devrileceğinden korktuğumuz, kayanın altındaki  boğazdan geçtik. Zâten, yer de adını oradan alıyor.

Neyseki, bahçeye geldik. Motor sesleri ileride. Babam , kan ter içerisinde kalmış. Motorcular otları vurup gidiyor. O elinde bışkı, girebi, kirinti, kenar çortlarını, dikenleri, ağaçları, çalıları kırka kırka ilerlemeye çalışıyor. Ki, işin en zor tarafı. O zâten, hep işlerin zor taraflarına tâlip olur. Hiç rahat durmaz. Hafta sonu  köye gelecek olsak, hemen mağazaya girip âlet-edevât alır bir tarafta bir işe koyulur mutlakâ. Biz oturana kadar o, bir omuz çort, ot ya da odunla, çalıyla çıkagelir bir taraflardan.

Biz Yukarı Eymür’deyiz. Bahçe aşağıda, Melet Irmağı’na yakın. Kayaboğazı, en uzak yerimiz. Etrafı da hep kayalık, ormanlık, çalılık şeklinde. Dolayısıyla hemen püsürleşebiliyor. İlgiye de uzak kalıyor tabiatıyla. Babam o gün orada bayağı yoruldu sizin anlayacağınız. Bir yandan biz de takviye yapmış olsak da ona yetişme şansımız yok. O ayrıca bir ara böğürtlenlere takıldı. Öylesine çoktu ki, zay’etmeye kıyamadı her hâlde. Oldukça toplamış olmalı ki evdekiler reçel bile yaptılar. Köy bereket demek sonuçta ve böyle ek güzellikleriyle köyün anlamı var. Bunlar gözetilirse köyden bir tad alınır. İşin bu tarafı ayrı bir yazı konusu elbette. İnşâllâh daha sonra…

İşte, babamın o gün, yâni 22 Temmuz, Ramazan’ın da 3. Günü, dünkü yayla seferinin de üstüne olarak onun o cansiperâne çalışmalarını görünce, çocukluğumuzdan bu yana yaşayıp şâhit olduklarımız ve bugüne geldiğimizde bulunduğumuz nokta bir şerit gibi geçti gözümün önünden ve “SÂLİM BİR KAHRAMAN; BENİM BABAM!”  diye bir söylem çıktı ağzımdan. Hikâyesi böylece başlayan bu yazının ilk notlarını daha o günlerde büyük ölçüde kaleme almıştım aslında. Ama, sonraları leptopta bir ârıza meydana geldi. Tâmir ve değişiklik sürecinde bir çok yazı ve şiirimle birlikte onlar da kayboldu. Ne olduğunu anlayamadım. Bu beni bayağı üzdü. Teknolojiyi değerlendirmedeki zâfiyetimden dolayı epey hayıflandım. Kendime bayağı kızdım. Neyse ki, metin  belki ilk yazdığım kadar akıcı olamayabilse de, başlığı hep aklımda olan konuyu bugün işleme fırsatı bulabiliyorum çok şükür.

Çok konu var ama, konu konuyu açtıkça asıl konular hep erteye kalıyor. Burada şunu da belirteyim ki, daha henüz baş konumuza gelebilmiş değiliz! Öyle ya; bu KESTÂNE ÇİÇEKLERİ başlığı neyin nesi? Hattâ, alâkasız bulup soranlar bile oldu. İnşâllâh en kısa zamanda, meselâ, kestâneler yaprağını tamâmen dökmeden açıklamaya çalışacağım.

Bu konuyu işlemem de yine Kayaboğazı bağlamında oldu. Nasıl derseniz; geçtiğimiz Cumartesi günü Ordu’da Toplu Açılış Şöleni vardı mâlumunuz. Oraya katıldık. Hava çok güzeldi. Program da. Eve geldiğimde, babamın biraz rahatsız olduğunu söylediler. Zâten Ramazan’ın sonunda da kâlp krizi geçirmişti. 2 hafta kadar hastânede kalmıştı. Kâlbine sten takılmıştı. Dolayısıyla abdest alırken gözünün kararmış, yürürken zaman zaman yalpalar gibi yapmış olması normâl.

Babamı gördüğümde, bana yarın bir işim ya da plânım olup-olmadığını sordu. Ben de hastâneye falan gideceğimizi zannettim. “Yok” dedim. “Oğlum, havalar güzel. Yarın yanımıza bir iki kişi alıp da köye gidelim. Hiç olmazsa Kayaboğazı’nı hâllederiz. Ocakları tek tek dolaşır, örülü dalları kurtarırız, kesilecekleri keseriz!”

“Tamam baba, iyi olur!” dedim. Hiçbir şey eskisi gibi olmamasına rağmen, babamın çalışma azminden hiçbir şey eksilmemişti. Bu onun buna ihtiyacından değil, tamâmen rûhundan kaynaklanan bir şeydi. Tüm bu yazdıklarımız da şikâyet için değil. Memnûniyetimizden. Babam olsun, annem olsun; onlar iyi ki öyleler. Bizi de böyle yetiştirdiler. Yoksa biz işlerimizin peşinden bile koşamazdık. Allâh’a şükür, köyde yapamayacağımız iş olmaz sağlığımız yerinde olduğu sürece. Bunu söyleyebiliyorsak, bu bile onlar sâyesindedir. Çünkü çocukluktan bu yana onlarla birlikte bu işlerin içerisindeyiz.

Elbette sizler de öylesiniz. Çünkü sizlerin anne-babaları ve büyükleri de öyle. Onlar da en az bizimkiler kadar çalışkan, becerikli, fedâkâr, kıyımsız ve de sabırlılar. Çocukları da, çileleri de, eserleri de bizden fazla. benim çevremdeki gözlemim bu. İyi düşünürsek; hepsi de birer kahramanlar. Çünkü, hangisi hâlâ, yaşlarına, hastalıklarına ve imkânsızlıklarına rağmen köyden, işten-güçten uzak duruyorlar ve de dinlenmeyi düşünüyorlar ki? Gel gelelim, bizler onlar kadar aslâ olamıyoruz. Bizden sonrakiler ise, neredeyse bahçeye hiç girmeme, hattâ köye hiç gitmeme modundalar. Hem de, yerler-yurtlar küçülmesine, işler azalmasına ve kolaylaşmasına, imkânların ve ulaşımın çok daha iyi olmasına rağmen.

Babamın, sâdece köy işlerindeki durumunu bile anlatamadan, hattâ çocukluğundan bu yana çarşıda-pazarda, yolda-izde, yaylada-cenikte, bağda-bahçede, köyde-kentte, her yerlerde aynı gayret üzre hayat sürdüğüne vurgu yapamadan köşemizin haddini, hem de çok çok aştık. Hâlbuki, asıl anlatmak istediklerimize bir kelimeyle bile değinemedik. O da, çok âcil bir gündem olmazsa inşâllâh, gelecek yazıya diyoruz.

Bilvesîle, sizlerin ve de bizlerin hayâtta olan anne-babalarına ve tüm saygıdeğer büyüklerimize sıhhat-âfiyetler üzre hayırlı uzun ömürler, ölenlere de Yüce Allâh’tan ganî ganî rahmetler diliyor, hepinize, sevdiklerinizle Efendimiz (SAV)in komşuluğunda buluşmayı niyâz ediyor, tüm okurlarımıza sevgi ve saygılar sunuyor, Allâh’a emânet olunuz diyorum ves’selâm…                                 18.11.2012 ULUBEY YORUM GAZETESİ

SÂLİM Bir KAHRAMAN; Benim Babam!

Evet, geçen yazımızda Kayaboğazı denilen en uzak ve yolları tenhâ, çortluk, çalılık olan yerimizden bahs’etmiştik. Yine oradayız. Geçen defâ söz ettik ama gitmek nasip olmamıştı. Havalar iyi. Babam  ikindiden önce, iki işçiyle berâber yarın köye gideceğimizi haber verdi. Şimdiden bize ve bu yazıyı sabırla okuyacak olan sizlere kolay gelsin.

Bu arada, yarın köye gideceğimizden, güzel havayı fırsat bilerek namaz için, Ulu Câmi’yi geçip Civil kıyısı sıra, Gâzi Köprüsü’nün ordan biraz da sâhil seyri yaparak, Boztepe eteklerinde süzülen nazlı kentimizin deniz üstü güzel manzarasını temâşânın ardından Ahmed Cemâl Câmii’nde namazı edâ ettikten sonra eve dönüp yazıyı yazmaya koyuldum.

Neredeydik? Kayaboğazı! Hey gidi Kayaboğazı! Çocukluğumuz günlerinde bir ayağımız hep oradaydı. Kayaboğazı, gidişi uzak, gelişi yokuş ve de ayrıca yorgunluk üzerine olduğundan ve de gün boyu evi göremediğimiz için, hâtıraları daha ezici bir ağırlık teşkil eder çocukluk hayâtımızda.

 Şu kadar var ki, orası bizim için biraz da, bugünkü Kurtlar Vâdisi deyimine uygun düşen bir tanımlamayı hak edecek bir özellik arz ediyor. Bu, uzaklığı, sarplığı, etrafının taşlık, ormanlık ve kayalıklardan oluşmasından, şahin, kartal gibi yırtıcı kuşların bulunmasından değildi sâdece.

Mâlum, o günlerde ülkede anarşi kol geziyor. Bunun hâricinde kaçakçılıklar gündemde. Bu çerçevede Eymür ve Çongara ismi sık anılanlardan. Bu civar köylerde zaman zaman kiralık kâtillerin bile uğradığı söylentileri dolaşıyor.

İşte, o sıralar köyde yol kesmeler, kurşunlamalar, adam  kesmeler, vurmalar gırla. Bakmayın şimdi en sâkin köylerden biri,  hattâ huzur adası diyebileceğimiz bir yer olduğuna; Eymür o zamanlar bu anlamda çok meşhur. Fındık vakti köy âdetâ teksas gibi.  Tabancalar, tüfekler, makinalılar karşı tepelerden  ses veriyor. Ortalık gümbür gümbür. Herkes varlığını ve de dirliğini, hattâ birliğini konuşturuyor. Kalabalık sülâle olmak avantaj. Yoksa ezilmeye mahkûmsun. Bu sâdece bizim köyde değil, her yerde böyledir. Yoksa, değil mi?

İşte babama Kahraman deyişimiz sâdece soyadından dolayı değil. Çünkü, dedesi Ağa. Meşhur Gümüşhâneli Nûri Ağa. Benim ismim de oradan. Derinliğine anlatmayacağım, ancak, Gümüşhâne’den Ordu’ya göç ettikten sonra burada mekân ve taban tutuyor. Sonra işleri yâver gidip zenginleşiyor. Ticâret vesîlesiyle edindiği ve kendisiyle daha yakın olmak isteyen dostlarının teşvikiyle bizim köyden yer alıyor. Bu yer, meşhur Süleyman Felek ve çocuklarının yeridir. Diğer felekler de yerlerini peşi peşine satıcı olunca Nûri Ağa bir bir alıyor. Derken, köyün tamâmına yakını ellerinde olan Feleklerin bütün yerleri ona geçiyor.

Böyle olmasına böyledir de, Nûri Ağa’nın da topu topu bir oğlu vardır. O da şehirde yaşıyor. Nûrâ sonunda,  köye kendisi taşınıyor, ama yalnız. Çâreyi bir torununu yanına almakta buluyor. O da babam  oluyor işte. Koskoca köyün bağıyla-bahçesiyle, dağıyla-ormanıyla, tarlası-otlağıyla, işçileri-çobanlarıyla, koyunları-kuzuları, sığırları, mandaları, sürüleriyle, atları, köpekleri, enikleri, zağarlarıyla bütün işlerinin çekilip çevrilmesi, o zamanlar çocuk yaşta olan babamın uhdesindedir. Yayla-Cenik, Köy-Çarşı, kaş-bayır bütün işler babama bakmaktadır. Hayâtı yollarda-izlerde, kırlarda-bayırlarda, yaylaklarda-kışlaklarda, kar demeyip, kış demeyip, gündüz demeyip, gece demeyip koşuşturmalarlageçer. Neler görür, neler yaşar, nelerle karşılaşır, ne bâdireler atlatır, dövüşler, kavgalar, mücâdeleler, hapisler, mahkemeler; neler neler…

Derken; 1955’de Nûri Ağa 100 yaş civarlarında vefat eder. Köyün ortamı belli. Ülkenin de. Babamlar bir de, bir yanıyla da olsa Gümüşanalı diye teâffuz edildikleri için, bir nevî yabancılıkları da söz konusu. Ağa ölünce düzen bozuluyor. Yer kavgaları başlıyor. Babamın üzerinde tapulu çok yer de yok. Baş bozulunca yerler kapanın elinde kalıyor gibi. Mücâdeleler, kovuşturmalar, mahkemeler, keşifler, şâhitler, ehl-i hukuklar vs. bir süreç işliyor. Babamlar oldukça yalnızlık çekiyorlar. Herkes başının  talaşasında. Aşağı köyde oturan amcamlar da yardımcı olmaya çalışıyorlar ama, onlar da benzer durumdalar. Gâvurun Bahçe dediğimiz yer konusunda zorlamalarla sağlanan MEN KARARI üzerine büyük amcam Dursun Ali Kahraman’ın güvenlik güçleriyle çatışma denecek sıkıntıları oldu.

Meselâ, bir örnek vermek gerekirse, babamın da, küçük kardeşlerimden ikisini de yanına alıp meşhur Kayaboğazı’na gittiği bir gün. Çok çalıştıktan sonra, geç vakitte dönerlerken, yere adını veren kayanın tam altına geldiklerinde birden çalılıklardan birkaç el mermi patlıyor. Neye uğradıklarını şaşırıyorlar.

Kardeşlerim çığrış-bağrış içinde, hayvanlar kaçışırken babam kendini bir pey arkasına atıp ânında karşılık veriyor. Karanlığa kalınması belki de bu anlamda Allâh’ın bir lûtfuydu. Yolu kesenler ilk hamlede sonuç alamayınca devam etmeyi göze alamadılar mı her neyse, daha sonra olayın ardı kesilip, yola devam ediliyor. O akşam geç vakit gelişlerini hatırlıyorum. Tabiî, çocuklar çok korkmuşlardı.

Bunlar ve benzerleri, o sıralar alışık olduğumuz ve bize akseden olaylardan sâdece bir kaçı. Dayımlar da Şayıp’tan, Çongara’dan gelip destek olmaya çalışıyorlar. Zaman zaman anlattıklarına göre çok sıkıntılar çekiliyor. Hele, babam askerdeyken bir ayakları hep buradaymış. Babamlar, amcamlar, dayımlar ötedenberi daha neler neler yaşamışlar. O zamanın dünyâsı öyle bir dünyâ işte.

Ve babam bıkmadan, usanmadan ve yılmadan kanunsa kânun, kavgaysa kavga, ne gerekiyorsa yaparak gerçek bir başarıya imza atıyor. Haklı da olsanız, kânun da deseniz, dâvânızın arkasında durmayınca sonuç alamazsınız. Dik duruş ve her şey pahasına tâkip çok önemli. İşte babam bunu yapmış.

Eğer düşünülürse, dede öldüğünde topraklar âdetâ, Osmanlı Coğrafyası misâli yağmalanmaya kalkılıyor. Ama o buradan, -tâbiri câizse- yeni bir devlet çıkarmayı başarıyor. Sonra da elde ettikleri, başardıkları ve katkılarıyla köyün, hattâ civârın öncü kişilerinden biri hâline geliyor. Dedesi gibi Ordu’da mekân tutarak ticârete yönelip sayılı, saygın işadamları arasındaki yerini alıyor.

Bundan önce pikapçılığı var. Şoförlüğü askerde öğrenmiş. Orda REO Kamyonlar kullanmış. Fotoğrafları var. Sivil hayatta, önce Wılliys, sonra Dodge ve en son Bedford. Onu hepiniz bilirsiniz. Mâvi bir pikap. Yarım asırlık. Hâlâ faal. Başlıbaşına bir âlem. Şiirini de yazdım. İl Özel İdâremizin Dergisininson sayısında hikâyesiyle birlikte yer aldı. Her gün yeni hatıralarıyla karşılaşıyoruz. Geçen gün birisi 1972’de babamın o arabayla hacdan dönen dayısını sâhilde karşılayıp eşyâlarını götürdüğünü anlattı. Yalı Câmi’den çıkıyorduk. O zamanlar, hemen karşıda bulunan THY Bürosu önünde olmuş bu.

Her neyse, sizin anlayacağınız, babamın onunla gitmediği köy, mahalle, bucak yok civarda. Hattâ neredeyse ülkede de vilâyet yok. Bize de bu vesîleyle zaman zaman gitmeler nasîp olmuştu. Meselâ, daha ortaokul çağlarımızda Kelkit’e bir memur göçü götürdüğümüzü hatırlıyorum. Bir defâ da Ankara’ya göç için gitmiş ve getirmiştik.

İşte, önce dedesinin işleri dolayısıyla yayla-cenik ekseninde köylerde, obalarda yaşadığı yoğun trafik, sonra da pikapla yaptığı taşımacılık vesîlesiyle çok yer görme ve adam tanıma onun ticârette kolay zemin bulmasına sebep teşkil etmiştir. Gelen müşterilerinin çoğunu yedi ceddiyle tanıyor neredeyse. Gelen insanların çoğunu çıparından tahmin ediyor ve adamın köyünü, sülâlesini bilebiliyor. Ondan sonra onun akrabalarını saymaya başlıyor. Adam da şaşırıyor biz de! Bu biraz da düğün, cenâze, dâvet, hasta ziyâretlerine önem vermeleri ve mutlakâ katılmaya çalışmalarından da kaynaklanıyor olmalı.

Kendisi aslında okumaya, yazmaya, kültüre, edebiyata meraklı ve gazete dergi tutkunu biri olup, öteden beri evimizi, köydeki de dâhil olmak üzere boş bırakmamış; gerek Eymür İlkokulu, gerekse Şayıp’taki Gacaroğlu Medresesi’nde gözde talebelerden olsa da, kendisi tahsilini sürdürmemiş.

Ama  7 çocuğunun hepsini de okutmuş. Onun okumaması okuyamamasından değil, söz konusu ettiğimiz şartlar gereği. Hepimizin büyükleri için aynı gerekçeler geçerli. Kızların 5’i de, babam tarafından, o zamanlar İmam-Hatip Okulları kız öğrenci almadığı için Kız Meslek Lisesi’ne veriliyorlar. 3’ü yükseğine de devam ediyor. İkisi hâlen öğretmenlik yapıyorlar.  

Biz hepimiz okuduk ama, onun ilkokul diplomasıyla başardıklarını yapabilme şansımız aslâ yok. Onun bize kazandırdıklarının biz tâmirini yapmakta zorlanıyoruz. Ve hâlâ, bizim ona olduğundan çok çok fazla olarak onların bize faydası ve katkısı devam ediyor.

Her şeyden önemlisi, şu an şu yazıyı yazarken ve geçmişte dernek, vakıf, gazete vs. bağlamında yapmaya çalıştıklarımızı gözden geçirirken, bunların hepsinde de buradan güç alıp cesâret bulduğumuzu bilmenizi istiyorum. Yâni, ortada çok az da olsa bir şeyler var olduğu  vehmedilecek olursa, onun arkasında, önce elbette Allâh, sonra da âilemizin, özellikle babamın  maddî-mânevî güç ve katkısının olduğunu söylemenin bir borç olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta, eğer iyi bir analiz yapıp değerlendirecek olursak, hepimizin büyükleri kendi ölçeğinde birer kahraman ve bizim onların  maddî-mânevî varlıklarından güç aldığımız apaçık bir gerçek. Rabbim cümlesinden râzı olsun. Onların da, bizlerin de taksîrâtlarımızı affetsin. Bizlere de, ne dünyâ ne de ukbâda yüzlerini kara çıkartmayacak, hattâ, hep açık kalacak olan amel defterlerine artı değerler katacak hayırlı evlâtlar olmayı ve böylece sonsuzda, Efendimizin (SAV) komşuluğunda buluşmayı nasîp eylesin ves’selâm...

02.12.2012 ULUBEY YORUM GAZETESİ

-       BİR BABA ZİYÂRET…

Pazar gün babamla bir köy turu yaptık. Hava oldukça sisliydi. İşlerimizi kestirmeden hâlledip, devamını havanın müsâit olacağı bir zamana bırakarak çabucak döndük.

Bu arada ne zamandır gerçekleştirmeyi düşündüğümüz bir tâziye ziyâreti vardı. Onu yerine getirdik. Yakınlaştığımız noktada, tâtile rağmen gideceğimiz kişinin oralarda olduğunu görünce, kavşaktan 100 m. kadar geri dönerek arabamızı kumlar, çakıllar arasında bir yere park ettik.

Orası inşaat hâlinde. Daha doğrusu kendini yenileme, alanını ve işin boyutunu genişletme durumunda. İşçiler harıl harıl çalışıyor. O da, bir patron olarak işlerinin başında. Bir taraftan iş yürüyor, diğer taraftan inşaat.

Kendisi ortada bir meydan ateşi yakmış. Birkaç kütüksü ağaç birbirine yaslanmış, iştahlı bir şekilde yanıyor. Elini-ayağını ısıtmak isteyen kendini oraya atıyor. Her tarafı açık ve herkese açık.

                   -  Selâmün aleyküm, hayırlı olsun, kolay gelsin. Bu arada kusura bakma, duyamadık, cenâzeye gelemedik. Başınız sağolsun. Allâh rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

-  Sorma Sâlim Amca! Babam bir anda gitti. Beni bu kadar şoka uğratan, yıkan  bir başka olay yaşamadım hayâtımda. Babam öyle faal biri değildi. Sessizdi, sâkindi. Bana maddî desteği falan da olamıyordu. Ama, şurdan doğru çıkıp gelmesi, daha doğrusu, varlığı yetiyordu. Ölünce anladım bunu. Tam da şurda karşılaşırdık her zaman. Babamın gitmesi müthiş bir boşluk oluşturdu. Başkalarını bilmem. Kimi babalar ve çocuklar arasında resmiyet olur. Biz öyle değildik. Baba-oğuldan çok, kardeşten de öteydik. Her şeyi konuşup paylaşabiliyorduk. Aramızda çok yaş da yoktu zâten. 17 yaşındayken evlenmiş. Ben onun bavulla askerden geldiğini hayâl-meyâl hatırlıyorum. İşte böyle. Kim ne derse desin; dünyâ boş. Ne olursan, kim olursan ol. Sonuç bu. Gerisi yalan.  Allâh rahmet eylesin…

                     Âmin. Evet, dediğin gibi, hayattayken anlaşılmıyor. Büyüklerin yeri öldükten sonra belli oluyor. Ama, gerçek bu. Allâh mekânlarını cennet etsin… Eeee, bu arada hayat devam ediyor. Burayı hep sen mi yaptırıyorsun, yoksa firma mı?

                        Biz yaptırıyoruz sayılır. Şirketin katkısı çok az oluyor. Meselâ 100m2’lik yer için para veriyor. Biz yaptırıyoruz onun 3-5 misli. Yetmiyor çünkü. Üzerini biz tamamlıyoruz. Tüm kısımlar için böyle bu. Dükkân için, büro için, beton zemin için. Öyle yürütüp gidiyoruz işte.

        -  Bu arkadaşlar kim? Mâşallâh bayağı elemanın var gâlibâ!

- Kimi bekçi, kimi işçi. Kimisi de firma elemanları. Ne yapacaksın âbi…

-       Allâh sana bir çatı nasip etmişse insanları gölgelendireceksin. Yoksa tutunamazsın. Bu dünyâda da tutunamazsın, öbür dünyâda da! Biz vermeğe çalışıyoruz da ne oluyor? Allâh bize daha çok veriyor. Çok şükür…

       Çok güzel, çok doğru bir söz. Evet, aynen öyle!

-        Âbi, bizim bir tanıdık var. Kendisi iş adamı. Babası da çok zengin. Yaşı 90’a yaklaşmış durumda. Adamın trilyonu var. Bankada. Geçende, bankada onunla ilgilenen bayan memurun tayini çıkmış, “artık benim işlerimle kim ilgilenecek?” diye resmen ağlıyormuş. Oğlu iş adamı. Diğer çocukları da dâhil hiç birine zırnık koklatmıyormuş. Kendisi de harcamıyormuş. Köyden, yürüme gelmeğe yelteniyormuş para gitmesin diye! Öyle biri!

-         Doğrudur. Çünkü, bizim çevremizde de var ona benzer tanıdıklar. Geçmişte de örneklerini çok gördük.

-          Evet Âbi. Neye yaradı şimdi bu zenginlik? Kime faydası var bunun? Kendilerine bile yok! Bir de ötede hesabı var. O zannediyor ki, ben paramı koruyorum, harcamıyorum, kimseye vermiyorum. Bilmiyor ki vermek ona nasip değil. Allâh verdirmiyor!

-       Tabiî ki! Bir bilse, bir idrâk edebilse, “Allâhım, bana sadaka vermeyi nasip et!” diye yalvarırdı da, Allâh da duâsını kabul ederdi.

-                             Elbette! Şimdi n’olacak? Yarın ölecek. Mîrasın %40’ını devlet vergi olarak alacak. Gerisini de evlâtlar pay edebilecek mi, kim bilir? Yaşayacakları zorluklardan dolayı lânet bile okuyacaklar belki de! İşte böyle âbi. Allâh hepimizin sonunu hayr’eylesin.

-   Âmin kardeş. Neyse, sana kolay gelsin. Babanın mekânı cennet olsun. Bu arada, iyi muhabbet ettik. Çaya da teşekkürler. Hadi Allâh’a ısmarladık.

-    Güle güle gidin. Çok sağolun. Ayaklarınıza sağlık. Her zaman beklerim…

Bugünlük de böyle ve de bu kadar, sevgili okurlar…

Rabbimiz,  üzerlerimizde ödenmez emekleri bulunan büyüklerimizden

ve onların evlâtları olan bizlerden râzı olsun…

Ve dahî, hepiniz ve de hepimiz Allâh’a emânet olalım ves’selâm…

ORDU HAYAT GAZETESİ  21.03.2011

*********

                                           BABAM İÇİN

Evet, bizim de babamız öldü. Allâh (CC) ganî ganî rahmet eylesin. Doğum gibi ölüm de bir gerçek. Ama kabullenmek zor. Her şeyin tadı kaçtı. Yazmanın bile. İnsanın eli varmıyor bir türlü. Daha doğrusu, gönlü coşmuyor. Öyle, kalakalıyorsunuz. Hiçbir şeye isteğiniz olmuyor. Geçen haftaki köşemizi de, yıllar önce yazdığım bir şiirle geçiştirdim. O da, kopukluk olmasın diye. Sonuçta, hayat devam ediyor. Etmeli de. Şiir, ölümden, tabuttan ibret almayı öğütlüyordu. Hayata duyarlı olmak, onun değerini anlamak için ölümün farkında olamak, dolayısıyla hayâtı daha bilinçli ve ölçülü yaşamak gerektiğini söylemeye çalışıyordu. İnşâllâh öyle olur. Özellikle babamızın bu beklemediğimiz ve bizi şok eden ölümü, onun istediği gibi bir evlat olma noktasında bizlere ders verici tarafları olur.

Necip Fâzıl merhumun bir şiiri var; hiç unutmam;

Minarede “ölü var” diye bir acı selâ...
Er kişi niyetine saf saf namaz...Ne âlâ!
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan...

Şiirin dediği gibi, biz de kendi şiirimizde bir şeyler söylemeye çalıştık. Aslında sözlerimiz kendimizden başkasına değildi. Rabbim, inşâllâh hepimize ibret almayı ve bizlere bu toprakları ve imkânları emânet eden büyüklerine lâyık birer evlat olmayı nasip eylesin.

İşte böyle sevgili okurlar. 80'li yıllarda yazdığım, 84'de yayınladığım Ümit Çiçekleri adlı şiir kitabımda yer alan BABA şiiri şöyle diyordu:

          BABA

 

“Baba” diye ağlamayız

Ama, onsuz olamayız

Onsuz evde ocak tütmez

Hayat tadı bulamayız

 

Kızar, belki döver bizi

Hakîkâtte över bizi

İnanın, çok sever bizi

Ama şimdi anlamayız!

 

Bir gün gelip de, gidince

Bütün yük bize binince

Düşünürüz ince ince

Ama, bulup soramayız!

 Şimdi, tam da bu noktadayız. Artık, himâyesini her sâniye yaşadığımız, uzaklarda olsak bile hep yanımızda hissettiğimiz babamız yok. Şunu da özellikle belirtmek durumundayım ki; bir yazar olarak ayrıca en büyük yazı kaynağımı kaybettim. Eğer hatırlarsanız, son yazım da onun anlattıklarından oluşuyordu. Şimdi daha bir anlıyorum ki, o kitabı yazılacak adamdı. Çünkü, memleketimizi ve köylerini, misyonu ve işi gereği adım adım dolaştığı 75 yıllık ömrüne Allâh vergisi hâfızasıyla zengin gözlemler ve hatıralar sığdırmıştı. O, şöyle bir bakınca, sizin nereli olabileceğinizi, hangi köyden, kimlerden olduğunuzu eşkâlinizden tahmin ederdi. Bir de isâbet ettimiydi, sizin köyünüzü, akrabalarınızı, sizden daha iyi tanıdığını, bir bir saydığını görürdünüz. Çünkü, ya pikapçılık yaptığı dönemde, daha siz hayattta yokken o, oralara yük taşımıştır, ya bir düğün, ya bir cenâze, ya da bir hasta ziyâreti dolayısıyla bir şekilde yolu düşmüştür. Evet, o her şeyden önce bir anekdot zenginiydi. Hastalık süreçlerinde, yoğun bakımdayken bile, oralardaki hastalarla konuşmaları bunu teyid ediyordu. Hasta nereli olursa olsun, bir ortak tanıdık çıkıyor, Mesudiye, Gölköy, Fatsa; neresi olursa olsun fark etmiyordu. Cenâzesindeki kalabalık bu alâka zenginliğinin en büyük kanıtıydı. Tâziye için gelenlerin anlattıkları da tüm bunları doğrular nitelikte.

Ama, ne olursanız olun, kim olursanız olun, sonuç değişmiyor. Şu ya da bu, ne derseniz deyin, olacak oluyor ve ne bir saniye geri, ne de ileri gitmeyen şey, o zaman geldiğinde sizi gelip buluyor. Söz yine Necip Fâzıl'da;

Gökte zamansızlık hangi noktada?

Elindeyse yıldız yıldız hecele!

Hüküm yazılıyken kara tahtada

İnsan yine çare arar ecele!

 

             Bedîuz'zaman ölümü askerden terhis olmak diye niteler. O, bir insan olarak, öncelikle bir baba olarak görevini bir nefer şuuruyla yaptı. O, bu anlamda tam bir babaydı. Yazılacak çok şey var. İnşâllâh yeri geldikçe ve gerekli oldukça değiniriz. Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, insanlar, sadece sizin için değil bizim için de çok büyük bir dayanaktı, güvenceydi, her şeyden önce samîmî bir sohbet arkadaşıydı, dosttu, adam gibi adamdı diyorlar. Göz yaşı dökenler var. 
Bu günlük sözlerimi, hepimizin rahmete kavuşmuş büyüklerini de katarak İsrâ Sûresi'nin 24. âyetinin meâliyle noktalıyorum:
           “Rabbim, onların küçükken bana merhametle muamele ettikleri gibi şimdi de sen onlara merhamet et.”
            Âmin, âmin, âmin; ves'selâm...                                        

                                                                      25 Şubat 2013 Ulubey Yorum Gazetesi

 

*********

BABAMA DÂİR

NOTLAR, HÂTIRALAR, DEĞERLENDİRMELER: 

*********

HAVİL TEYZE, DUDU YENGE:

Geçtiğimiz Pazar günü (9 Kasım) öğleleyin, Orta Câmi'deSiyâmi Akçay'ın cenâze namazı sonrası köye gittim. Geçen hafta neredeyse Ulubey'e kadar inen karla gelen soğuk havalar sonrası 3 gündür Pastırma Yazı denecek cinsten günler yaşıyoruz. Yol boyu güzellikleri izleye izleye gittik.

Bu arada dumandan her tarafta âdetâ sis tabakası oluşmuş. İnsanlar bağda-bahçede dal kesiyor, odun cıbırtıyor, çalı yakıyor. Komşumuz Lütfi Amca bahçede çalışıyor. Dudu Yenge yanında, onun ettiği odunları çaplıyor. Çalıları bir yana biriktiriyor. Sonra da odunları birlikte omuzlayıp evin yanına taşıyorlar. Diğer komşumuz da sırtında kolanla aşağıdaki odunları yol kenarına çıkarıyor. Bir diğeri eşeğe yüklemiş olarak karşıki yoldan geçti.

Evin yanına varınca öbür Lütfi Ağabey'in de, arka kısmı depo şeklindeki minibüsüyle uzaktaki bahçesinden odun çektiğini gördük. Selâm verip iki hasbihâl etmek için yanlarına vardığımda 4. sefer için hareket ettiler. Havaların güzelliği de bu anlamda bir fırsat tabiî.

Biz de, bışkı elimizde, evin yanlarında şöyle biraz dolaştık. Bir-kaç dal budadık, çalı kestik. Meyveleri kolaçan ettik. Dalda kalan, dura dura, soğuğun da etkisiyle geriye yanıp buruşuk bir hâl almış incirleri topladık. Toplayamadığımızı silkeledik. Öyle ya, kuru incirler aylar sonra yeniyor da, bunlar neden değerlendirilemesin ki? Hiç bir şey olmazsa reçel yapılır diye düşündük. Nitekim makbule geçti ve de gereken ilgiye mazhar oldu.

Güz çiçekleri de ayrı bir güzeldi. Duvar üzerlerinden bize doğru uzanıyorlardı. Yola sarkanlardan bir demet yapıp getirdim. Sarı ve pembeye yakın mor rengi ve de güzel kokusuyla gözlere ve gönüllere inşirâh veriyorlardı. Rabbimiz cennet çiçeklerine erişmeyi de nasîp etsin hepimize inşâllâh.

Gerek yolda gelirken, gerekse dönüşte ziyâretler yaptık. HAVİL TEYZE, beni görünce her zaman olduğu gibi, boynuma sarıldı ağlamaklı bir duygusallık sergiledi.

- Nûrim, Nûrim. Ah oğlum. Şuralara doğru bakıyorum da hep Sâlim geliyor aklıma. O da var mıydı? Hey gidi Sâlim. Az mı emekleri var buralarda. Hep bırakıp gittiler. Hakkı Amcan da öyle. Ya oğlum Mehmet! Aha 8 sene olacak. Mehmedim, Mehmedim! Ben de iyi değilim oğlum. Kulak duymuyor, gözlerim çok az görüyor. İşte böyle günler geçip gidiyor. Hep oraya gideceğiz. Allâh sonumuzu hayırlı eylesin...

BABANIZI MEDHEDİYORLAR:

Biz konuşurken çocuklar harmanda koşuşturuyorlardı. Tanımadıklarımız da var. Meğer gelin tarafından gelenler olmuş. Bize de çay ikram ettiler. Fırında yeni pişmiş mısır ekmeği varmış.

- İstersen yağla birlikte ikram edelim Nûri Âbi!

Eh, bizim de canımıza minnet. Çay zâten hazırmış. Bir yandan yerken misâfir âilenin bayanı;

- Allâh sabır versin Âbi. Babanızı çok medhediyorlar. İşçinin hakkını tam verirmiş. Biz şimdi bir fındık fabrikasında çalışıyoruz. Adam bizi fazladan çalıştırıyor. Mesai vermiyor. Küsurâtı kesiyor falan. Berâber çalıştığımız bir arkadaş;

- Ben daha önce Kahraman Gıda'da çalıştım. Sâlim Amca çok iyiydi. Hiç hakkımızı yemezdi. Fazla çalışırsak mesâi ücretimizi tamı tamına verirdi. Allâh rahmet eylesin...

Oradan da ayrıldık. En son mezar üstüne de uğrayıp hayırlısıyla şehre döndüm. Köy bereketi hüsnü kabulle karşılandı.

Evet, işte böyle. Güzel havada güzel bir köy turu yapmış olduk. Rabbimiz güzelliklerden ayırmasın, öbür dünyânın güzelliklerini de sevdiklerimizle berâber yaşamayı nasîp eylesin... Âmin...  10.11.2014

ÇOK KOMŞULUK YAPAMADIK:

 Ben buraya yeni geldim. Sâlim Amca’yla çok komşuluk yapmak isterdi. Kendisi mahallemiz için büyük bir değerdi. Hatta, yöremiz için. Hiçbir şey yapmasa da şurda otursa yeterdi. Şu an şurda kavga olsa, hey n’apıyorsunuz diyecek, müdâhale edecek adam yok. Zâten cenâzesi de onun hakkında yeterli kanaat oluştruyordu. Mâlum, bir defâ çok kalabalıktı. Kıyıda-köşede ağlayan insanlar gördüm. Demek ki gariper için çâre kapısıydı. Allâh rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

13.08.2014 Hacıbey Varol, Yeni Mahalle

MAPUSÂNEDE TANIŞTIK

Buralarda daha önce gördüğümü hiç hatırlamadığım bir amca dükkânı anlaklaya anlaklaya içeri girip, arkadaki fotoğrafa bakaraktan selâm verdi:

- Selâmün aleyküm; - Aleykümselâm!

 - Demek Sâlim Ağa Bey öldü ha. Benim cezâ evi arkadaşımdı. İlk orada tanıştık. Ağırdı. İyi bir insandı. Kafası çalışıyordu. Girişkendi. Gözü pek bir adamdı.

- Hiç hâtıranız var mı? Orada günler nasıl geçiyordu?

- Sene 56-57. O fazla kalmadı. Silâh yakalatmaktan gelmişti. Silâha çok meraklıydı. Çok anlıyordu. Bu işin piyasasını biliyordu. Ustalarını tanıyordu. O sıralar hapishâne müdürü silâh satın alacakmış. Tabii, mahkumlar anlar diye bizlere sordu. Ben de yardımcı olurum dedim ama bu işleri rahmetli baban iyi biliyordu. Silâhı onun vâsıtasıyla bulup müdüre yardımcı olduk. Onun da bize yardımı oldu mu bilmiyorum ama, şöyle bir şey var: O sıra benim mahkum olarak madene nakledilme durumum var. Tabiî, bu istenecek bir şey değil. Maden işi ağır. Sonuçta bu gerçekleşmedi. En son İmralı’ya nakledilip, cezâmın kalanını orda çekerek dışarı çıktım. Cezâ evine düşmek iyi bir şey değil. Oradaki şartlar ağır. Devamlı kavga olur. Ortam hep gergindir. O sıralar sık sık elektrikler kesilir, karanlıkta, karambolde millet birbirine vuran vurana olurdu. Allâh kimseyi düşürmesin. O günler daha da zordu tabiî.

 - Siz neden oradaydınız? - Cinâyetten!

- Hiç de öyle biri gibi görünmüyorsunuz?

- Ama, oluyor işte. Kaderde varsa başa geliyor!

- Her neyse, daha ilerisini sormayacağım. Geçip gitmiş zâten. Babamla aynı yaşta mısınız?

- O benden büyüktür. Ben 36’lıyım.

- Babam sizden küçükmüş. O 38’liydi. Biz de anlayamadık nasıl oldu. Hastalığını hiç ölüme yormamıştık ama sizin dediğiniz gibi mukadderât. Peki, arkadaşlığınız daha sonra devam etti mi?

- Elbette. Ben zaman zaman buraya gelirdim. Hattâ o benim oğlanın düğününe de geldi köye. Bir şarjör de mermi attı. Evet, gördüğüm kadarıyla babanın işini yürütüyorsun ama mâlum ticâret zor iş. Hele bu manavlık en zoru. Çok dikkât etmek gerek. Fiyatlar çok oynuyor. Karar tutturmak zor. Ama temkinli olmak gerekiyor. Hoca bile hutbeye çıkarken ağır ağır çıkıyor ve bir yandan okuyor. Her şeyi böyle yapmak lâzım…

- Çok doğru söylüyorsun. Teşekkür ederim. Her zaman beklerim, güle güle, Allâh’a emânet ol…

11.06.2014 Dursun ZENGİN, Gülyalı,Gülistan’dan…

BİR FOTOĞRAFINI VERMEDİN!

- Selâmün aleyküm. – Aleyküm’selâm… - Babanın bir fotoğrafını vermedin bana yâhu. Ben, sevdiğim arkadaşlardan ölenlerin fotoğraflarını toplar, ayda bir şöyle bakarım. Sâlim de çok sevip saydığım iyi bir adamdı. Allâh rahmet eylesin. Cenâzesinde ben de hastanedeydim. Ameliyat olmuştum. Gazeteler yazdı, televizyonda gördüm. Ağladım. - Çok çalıştı, çok çile çekti. Nûri Ağa’nın, Rasim Ağa’nın yanlarında. Rasim nesiydi Nûri Ağa’nın, kardeşi mi? - Yok, oğluydu. Babamın da dayısı. - Evet. O hep oralarda dönüyordu, köyde, çarşıda, yaylada. O günün şartları da mâlum, yollar-izler, kar-boran…

DÜĞÜNÜNDE BULUNDUM DA…

 - Ben, cenazede bulunamadım ama düğününde vardım. Ta o günlerden tanıyorum. Kayınpederi Veliefendioğlu Abdullâh Efendi babamın çok arkadaşıydı. O vesîleyle katılmıştık. Çok anlı-şanlı düğün oldu. O sıralar düğünlerden yemek çeşitleriyle söz edilirdi. O zamanlar falan ağaların düğününde 27 çeşit yemek varmış diye konuşuluyordu meselâ. Babanın düğününde de yemek çok boldu. Çok büyük düğün oldu.

- Doğrudur. Dedesi babamı 2,5 yaşında anne-babasından isteyip yanına almış. Bütün işleriyle o ilgileniyor. Tek oğlu Rasim Ağa çarşıda oturuyor. Bütün köyün, yaylanın ot, yem, alaf, yulaf, inek-dana-koyun, at, köpek, enik, çoban, sürü, arpa, mısır, fındık, tarla, bağ-bahçe, ekme, dikme, ölçme, tartma, pay etme işleri, çarşıya nakliyelerle, satma, satın alma, Ulubey-Ordu tüm resmî muâmelelerle o ilgileniyor. Dolayısıyla, köyün ve o civârın anlı-şanlı Nûrâ’sının ve işlerine bakan, tüm bu işleri çekip-çeviren torununun farkı olacak tabiî ki! - Haklısın. İşte, o zamanlar böyle, ağaların düğünleri bol çeşitli olurdu. Herkes de katılmak isterdi. Hatırladığım kadarıyla babanın düğününde et yemeği, keşkek, su böreği, kış kabağı tatlısı vardı; bol bol ikram edildi.

- Başka neler hatırlıyorsun Mustafa Amca!

- Katılım çoktu. Diğer köylerin ağaları da gelmişlerdi. Yanında da diğerleri. Çok büyük düğün oldu. Barut doldurulup doldurulup bol bol tüfek atıldı. O zamanlar dinamit pek yaygın değildi. Sonraları arttı.

Başköylü Mustafa KOÇ
GÖZÜM YAŞARIYOR!

Çok iyi adamdı. Fotoğrafını görünce gözüm yaşarıyor. Şuraya bak; hey gidi eski adamlar!

Kırlı’dan Şakir ANIL 10.06. 2014

 

 

ÇOK CANA YAKINDI: 
“Hey gidi; buraya fındık getirirdim. Benimle bizzat ilgilenir, fındığı kendi elleriyle hâllederdi. Kimseye bırakmazdı. Tartar, randımanını kırardı. Bir yandan da anlatırdı. Çok cana yakındı. Muhabbetimiz çok iyiydi. Adamla çok güzel konuşur, lâf ederdi. - Sen onun oğlusun daha? Ona pek benzemiyorsun. - Benzetenler de var ama, doğrusu, kardeşim daha çok benziyor, Fâtih; yurt dışında. - Doğrudur, her neyse; bir defâsında hastâneye düştüm. Felç olmuştum. Ziyâretime geldi. Bir isteğin var mı diye sordu. Çok sevinmiştim. Gerçekten, çok iyi adamdı. Çok insanlara iyilik etmiştir. Allâh rahmet eylesin…
Bayramlı’dan Kemâl AKSOY 12 Mayıs 2014
BABA ADAMDI
Para isterdik, yok derdi. Sonra eder-edemez verirdi. İnsandan vaz geçemezdi. Gerçekten baba adamdı. Toplum için bir değerdi.
30. 04. 2014 Sezgin BİNTAŞ
YÜZÜ GÜLEÇTİ:
Hey gidi rahmetli. Beni tanırdı. Yüzü de güleçti. Bize çok iyi davranırdı. Sen de ona çok benziyorsun. Otur yiyenim diyordu bana, çok lâflaşıyorduk. Sen de babana çok benziyorsun. Onun gibi güleryüzlüsün. Burayı devam ettir. 02.11.2013
Alembey’den Hacıağalardan Emine Teyze
ÇOK MERHAMETLİYDİ:
Kim ne derse desin, iyi adamdı. Çok merhametliydi. Randımanları âdildi. Sen de baban gibi yap. Gelsin, gelmesin; müşterinin yüzüne gül.
Yaşlı Bir Amca

ALABALIK GÜNLERİ

Ey gidi rahmetli. Çok becerikliydi. Hayat doluydu. Biz Çambaşı’na yaylaya gittiğimiz sıralarda, 50-60 yıl öncesi, onlar da Karagöl’e, Yaslıyurt Obası’na gidiyorlardı. Ben de, akrabamız diye onların yanına gidiyordum. O zamanlar çok genciz. Daha çocuğuz. Kıra koyun yaymaya giderken yanımıza tava ve yağ alıyoruz. Rahmetli dereye, suya elini sokuyor, nasıl yapıyordu anlamıyordum, öyle balık tutuyordu; alabalık. Onları kızartıp yiyorduk. Koyunlar bir yandan yayılıyor. Ama çok zorluk çekiyorduk. Odun nerde? Oralarda öyle çalı falan da yok Çambaşı tarafları gibi. Olsa tutuşturmak zor. Tutuştursan çalı-çırpı, ot-çöp yetiştirmek zor. Dere içlerinden yakacak kırıntılar toplamaya çalışıyorduk. Hey gidi günler!...

31 Mart 2014 Necâti CAFAROĞLU

MAHALLENİN AĞABEYLERİ

“Ben dostluğa çok önem veririm. Hiç kimse Salim Kahraman’ı tüccar diye addetmiyordu. Onu bir insan olarak seviyordu. Salim Kahraman, bir de Cevat Şaşmaz beklenmedik bir şekilde gittiler. Buraları boş bıraktılar. Rahmi Şahin vardı, Ali Kemal Başar vs. bunlar mahallenin ağabeyleri idiler. Bizi öksüz bıraktılar. Mekânları cennet olsun…

19.3.2014 Nihat KONDAK

GÜVEN UNSURUYDU:

Günlerden Cumâ. 35 yıllık apartman komşumuz Semiha Abla göründü kapıda. Senenin büyük bir bölümünü çocuklarının yanında ya da köyde geçirdiği için arada sırada geldiğinden konuşup görüşmek istedi. Tabiî konu, hâtıralardan ve bıraktığı imajdan önce, daha büroya girmeden ışıldayıveren fotoğrafıyla gelenleri karşılayan babamdı:

"Yaa Sâlim Abi. Hey gidi hey. İnsan inanamıyor. Çok sağlıklı görünüyordu. Allâh rahmet eylesin. Çok başkaydı. Her şeyden önce iyi bir komşuydu. Mahallede de güven unsuruydu. Çevrede olan-biten, gelen-geçen herşeyin farkındaydı. Etrafta kuş uçmazdı âdetâ. Bizim için bir kalb-i kuvvetti. Onun varlığı bize güç veriyordu. Mekânı cennet olsun." 

28 Şubat 2014

DOST CANLISIYDI:

2002’de beni hacca göndermişti. Ayrıca hem uğurladı, hem de dönüşte görmeye geldi. Çok insana yakın, candan adamdı. Allâh râzı olsun… Adım Kâzım Akçay. Daha önce de gelmiştim. Şimdi hatırlamayabilirsin. Kendimi sana şöyle tanıtayım; ben senin arkadaşın Cemil Yılmaz’ın dayısıyım… Hey gidi Sâlim. … İkimiz de aynı yaştayız. Tâ eskilerden arkadaşlığımız var. Çok alışveriş ettik. 2002’de beni Hacc’a göndermişti. Tâ köye, Kuvanca’ya ziyâretime de gelmişlerdi. Hem gönderdi, hem gö(nde)rmeye geldi yâni. Allâh rahmet eylesin, iyi bir arkadaştı. Herkeste iyiliği vardır. Mekânı cennet olsun…

 8.1.2014 Kâzım AKÇAY

 ÇOCUK NEDEN GİTMİYOR?

Bizim Ümit anlatıyor. “Bilmem farkında mısın, bir gün birileri geldi. Yanlarında bir de çocuk var. Hoş-beş, çay derken işleri bitti, kalktılar. Çocuk da kalktı ama, masanın etrafında dönüyor. Elinden asılıyorlar, dönüp geriye bakıyor falan. Çocuğun hareketlerinden durumu anladım. Çocuk, Sâlim Amcam’ın her gelişinde kendisine şeker vermesine alışmış. Yine bekliyor ama, hareket yok! - Yavrum, o dede öldü! Dedim. Öyle gittiler” Ben de bunun üzerine, yine burada yaşadığımız bir şeyi anlattım. Bir gün yaşlı-başlı bir amca. Dede diyebileceğimiz bir amca hem de; - Sâlim Ağa çok iyiydi. Çok hoştu. Güleryüzlüydü. Hoş sohbetti. Tanımadığı adam, gitmediği yer yoktu şu civarda. Çok da bilgiliydi. Buraya gelen insanlarla da çok ilgilenirdi. İşi lâfta bırakmaz, mutlakâ ikramını da yapardı. İşimiz acele olsa, çay içmeye zaman olmasa şeker, çikolata bir şey verirdi muhakkak. Allâh da ona ikram etsin. Ganî ganî rahmet eylesin… gerçek şu ki, yeri dolmaz… İşte böyle evlâdım…

YAYLADAN TANIŞIYORUZ

Nûri Hocam, biz sizinkileri ta yayladan tanıyoruz. Hem de Yaslıyurt’tan. Bizimkiler çok peynir yaparlardı orada. Mâlum, o zamanlar yaylalarda hayvancılık çoktu. Annem ayrıca ilaç da yapıyordu papatya çiçeğinden. Kaynatıp yaralara sarıyor, iyileştiriyordu. Bundan dolayı “doktor” diyorlardı anneme. Baban çok anlatırdı o günlerden. Hey gidi diyerek başlar, eskilere dalar giderdi. Sanki o yayla günlerini tekrar yaşıyor gibi anlatırdı. İnsanları bir bir sayar, hâtıralarını canlandırırdı. Annem-babam orda; babanlarla birlikte çok komşuluk yapmışlar. Biz de çok alışveriş ettik burada. Birbirimize hep güvendik. Güzel sohbetler ettik. Burada da çok iyi komşuluğumuz oldu. Biliyorsun, Cemâl Usta ağabeyimdi. Onunla da, özellikle Çambaşı’ndan çok hukukları vardı. Çok iyi dostlardı. Şimdi her ikisi de öte dünyâda. Allâh ganî ganî Rahmet eylesin… Âmin…

 25.02.2014 Hüsnü Bayraktar

OKULDA DA ÇOK SEVİMLİYDİ

Kurban Bayramı’nın 3. Günü.(17 Ekim 2013) Dükkânda oturuyoruz. Bir taksi durdu. Bir parça fındıkla berâber tanıdık-bildik bir amca indi. Selâm verip içeri girdi. Bayramımızı tebrik etti. Kucaklaştık. Bir yandan fotoğrafa bakıp iç geçirirken diğer yandan konuşuyor: - Hey gidi arkadaşım; okuldayken de çok sevimliydi. İlkokulu beraber okuduk. - Adınız neydi amca? - Hüseyin Özmen. Bize Gandazoo derler. Babam da Gandazooo Hüseyin olarak Gacaroo Ahmet Efendi, Karaağaçlı Abdurrahman Efendi gibi civarın hocalarından. Tokat medreselerinde beraber okumuşlar. Bir yandan çayları yudumlarken İrfan Abi soruyor: - Siz hangi köydensiniz? - Ben Yeşilyurt’tanım. Eski adıyla Artık derlerdi. Ama o zamanlar bizim oralarda okul olmadığı için ben Eymür’de okudum. Ablamlarda kalıp oradan köyün okuluna devam ediyordum. Tabii yürüme. O zaman yol bile yok. Adam yürüyesilik, at geçesilik yollar. O da çamur, taşlı, batak. O Gulduras boğazlarında, çamur-çorak ne günlerimiz oldu. Öğretmenimiz Abdullah Demirtaş’tı. Şimdi profesör. Bildiğim kadarıyla hayatta. Bir de Şayıp’tan Ahmet Efendi vardı öğretmen olarak. Onları biliyorum. Baban bir yaş büyüktü, ben 39’luyum.

Hüseyin Özmen: 0 5366169113

TELEFON GELMİŞ

Kaynatamın fındığını gelip almışlar. Saymışlar, götürüp tartmışlar. Hesaplaşmışlar, helâlleşmişler. Bizimkiler eve dönmüş. Sonra, gece telefon gelmiş. Bir çuval unutulmuş. Sabah gelip parasını alsın diye. Helâl olsun. Dürüst bir adamdı. Hey gidi. Biz onların elinde büyüdük. Annemi arayıp söyledim Almanya’da. O da, biz de çok üzüldük. Allâh rahmet eylesin.

 29.8. 2013 Sultan AYDIN

HEY GİDİ ADAM!

 Boztepe, Orhâniye Köyü’nden Tarakçıoğlu Kemâl YILMAZ Amca düştü yazıhâneye bu sabah. “Hey gidi adam. Allâh rahmet eylesin. Geçen sene kim derdi ki ölecek. Buraların tadı-tuzu kaçmış. Boşalmış buralar. Allâh rahmet eylesin. Ağırbaşlı, oturaklı bir adamdı. İyi bir insandı. Titizdi, prensipliydi. Çok da kalabalığı vardı. Ortalık insanla tutuşmuştu. Arkasında boşluk bıraktı. Mekânı cennet olsun…”

 Kemâl YILMAZ, 27 Ağustos 2013

BALAK ve BELEK HİKÂYESİ

 Babam rahmetliyle M. Esad Kılıçkaya Bey iyi sohbet ederlerdi. İkisinin de ortak tanıdıkları vardı. Babamların yaylası Yastıyurt, Teyneli Sıldıroğulları sülâlesininki ise, hemen bitişiğindeki Keşkaya. Her iki yayla da Karagöl eteklerinde. Ta oralardan ortak tanıdıkları var. Bir de, ikisi de anekdot ve gözlem zengini bir dağarcığa sâhip. Ben de hatırlıyorum konuştukları şeyleri; ama kâğıda dökmeye gelince netleştiremiyorum. Nitekim bugün Esad Hoca’m, ziyârete geldiğinde, babamın fotoğrafına bakıp o sohbetlere atıfta bulundu. Konuştuklarından bölümler tekrarladı. İyi de oldu.

Bir BALAK hikâyesi var bir de BELEK. Babam rahmetlinin anlattığına göre onların gençliğinde, dedesi Nûri Ağa’nın da sağ olduğu ve hatırı sayılır hayvan sürüleriyle birlikte Yastıyurt’ta yayla yaptığı yıllarda, onların büyükbaş hayvanları arasında, yabancı bir BALAK peydâ olmuş. Bizim PALAK olarak telâffuz ettiğimiz bu hayvandan babam bir yerde söz etmiş. Hayvanın özellikleri, rengi, boyu-posu hakkında bilgiler vermiş. Bir zaman sonra, hırsızlığıyla meşhur biri çıkagelmiş. Şöyle şöyle şöyle bir BALAK kaybettim. Acep bilen, gören, duyan var mı diye saymış-dökmüş. Duyan insanlar doğal olarak, sürüde kayıp bir BALAK olduğu ve de sâhibi çıkmadığı bilinince saklayamamış ve mecbûren gerçek sâhibi ortaya çıkınca durumu haber verir yardımcı oluruz düşüncesiyle ve de bir nevî bile bile BALAK’ı o adama teslim etmişler. Gerçi, daha BALAK arayan falan da olmamış. Böyle bir olay yaşanmış ve de acabâsıyla berâber nisyân deryâsına doğru savrulmuş.

BELEK HİKÂYESİ de şöyle: Bu arada, BALAK’la BELEK de benzer kelimeler olarak nasıl peş peşe geldi gördüğünüz gibi. Güzel bir tevâfuk değil mi? Efendim, babam hep anlatırdı. Bizler de o gergin günleri iliklerimize kadar hep hissede geldik; tâ, 12 Eylül Darbesi’ne kadar. Çünkü bizim için, çocukluğumuzdan bu yana hep duyup ta irkildiğimiz silâhlar o târihten sonra sustu. Hattâ silâhlar resmen toplandı. Memleket anarşiden kurtulduğu kadar, her düğünde mutlakâ yıkılan bacalar, savrulan kiremitler, darmadağın edilen çatılar da kurtuldu. Ortalık her anlamda sükûnete kavuştu. Bizim yaşlarda olup da o günlerin dehşetini yaşamayan yoktur. 12 Eylül yıldönümlerinde radyo ve televizyonlar o günlerin siyâsî ve ideolojik tezâhürlerini bol bol anlatıyorlar. Tüm bu anarşik durum her yönüyle her şeye yansıyor, tüm toplumu her yönüyle etkiliyordu.

NAMLUNUN UCU: Her neyse, ondan önceki 10-15 yıl bizler için sıkıntılı yıllardı. Köylerde yer nizâları, şehirlerde şuralı-buralı hikâyeleri, her yerde sen-ben kavgaları, siyâsî kutuplaşmalar almış yürümüştü. Babam da, bir ağa torunu olarak geldiği yer, bulunduğu konum, zengin hâtıralarla dolu birikim ve hareketliliği îtibârıyla bu piyasanın aktörleri arasındaydı. Ağa torunu olması, geniş bir arâziyle irtibatlı bulunması, köy içi sürtüşmelerin, yer-yurt nizâları, siz-biz kavgalarının ortasında bulunması ve kendisinin âileden gelen, ayrıca kişisel yönlerinin getirdiği özellikler dolayısıyla namlunun ucunda bir durumu vardı. Ortada kiralık kâtillerin cirit attığı hemen her gün söz konusu olan bir ortamda, kendisiyle ilgili sık sık “satış” söylentileri dolaşırdı. Zaman zaman kendisi buna dâir hâtıralara yer verirdi. Meselâ bir gün yolda yürürken, o zamanın meşhur kiralık kâtillerinden biriyle karşılaşır. Onu uzaktan görür. Çünkü, onları tanımaktadır. Kendisinin mapusâne hayâtı da vardır. Bu piyâsayı iyi bilir. Anlatanlardan dinler, öğrenmeye çalışır ve de bir şekilde ilgilidir. Adam da onu görür ama, babamın eli arkasında ve tetiktedir. Adam pozisyonu görünce yüzünün rengi tamâmen kaçar. Babam onun niyetini bu heyecanından anlar. Adam çâresiz, “Ooooo, n’aaaber, nasılsın?”la işi geçiştirir gider. Bir-kaç gün sonra da, su testisi su yolunda kırılır sözünün gereği olarak, katlettiği bir başka kişinin yakınlarının mârifetiyle pusuya düşürülüp öldürülür.

Babam, kendisiyle ilgili anlattığı benzer hâtıralar kadar, başkalarına dâir de çok sayıda kiralık kâtil hikâyeleri ve bu olaylarla ilgili detayları, sülâle ve kişi adlarına kadar bilirdi. Çevresindekiler de merakla dinlerlerdi. Yalnız aklımda genel hatlarıyla kalan bu kadarı. Keşke daha fazlası kalabilseydi.

 SALİM AMCA’YI ÖZLÜYORUM…

Daha önce gördüğümü hatırlamadığım, 35-40 yaşlarında bir genç içeri girdi. Tebessümle selâm verip bir sandalyeye oturdu. Daha biz bir şey söylemeye fırsat bulamadan o, babamın, arkaya astığımız fotoğrafına doğru bakarak kelimeleri sıralamaya başladı:

“Yeminle söylüyorum; Salim Amca’yı özlüyorum. 10 senedir alışveriş ediyoruz. Ondan öte, gelirdim, bir insan olarak sohbet ederdik, çay içerdik. Muhabbet ederdik. İşlerden fırsat buldukça gelmeyi arzulardım. Sıcak bir insandı. İlgiliydi. Heybetli görünümü yanında beklenmedik bir sevecenliği vardı. Alçak gönüllüydü. Sizi muhatap alır, kişiliğinize göre güzel güzel hasbihâl ederdi. Hâl-hatır sorardı. Büyüklerimiz ya da bizim oralardan tanıdıkları hakkında bilgi alırdı. Selâm söylerdi. Pastafla işim yok. İhtiyâcım da. Ama, gerçekten onu özlüyorum. Dağ gibi adamdı. Güven veren bir hâli vardı. İnsan inanamıyor. Sanki resimden çıkıp gelecek. Ama bu, elbetteki mümkün değil. Rabbim ganî ganî rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun…”

 Ulubey Uzun Mahmut Köyü’nden Nâzım ÇAKIR, 20 Ağustos 2013 

EYMÜR’ÜN DAĞIYDI:

Abi, İstanbul’dan bu gün geldim. İlk sana uğruyorum. Babana çok üzüldük. Eymür Köyü’nün dağ gibi adamıydı. Hepimizin büyüğüydü. Yerlerinde-yurtlarında, ev yanlarında, harmanlarında çok çalıştık. Çok fındık topladık. Bağda-bahçede çalıştık. Çok ekmeğini yedik. Aylarca çalışırdık. Bir sürü kapsül çıkardı harmandan. Sonra onları bahçeye aktarırdık. Ne günlerimiz vardı. Kendisi de çok çalışırdı. Köyün büyüğüydü. Allâh Sâlim Amca’dan râzı olsun. Ganî ganî rahmet eylesin…

Enver Karaca 22 Temmuz 2013

YERİ ÇOK AYRI:

1 Temmuz Pazartesi günü belediye anonsundan duyduk Bülent Yıldırım’ın adını. Bizim köyden emekli öğretmen Mürseloğlu Zeki Yıldırım’ın büyük oğluymuş. Belediyede çalışan mühendis Levent Yıldırım’ın ağabeyi yâni. Sabaha karşı kâlp krizi sonucu vefat ediyor. Müdâhaleler sonuç vermiyor. Cenâzede konuşulanlara göre, arkadaşlarının kendisini biraz zayıfça görüp de uyaranlarına; “Benim başka problemim yok. Yalnızca biraz şekerim var.” dermiş. Kâlp hiç gündeminde yokmuş. Yaş 48. Neyse, bunlar mukadderât. Allâh(CC) rahmet eylesin. Benim asıl anlatacağım, orada baktım Fevzi hocamız da var. O da emekli öğretmenlerden. Fevzi Akçay. Bilindiği gibi yıllar önce ağaçtan düştü. Ondan beri felç. Ayağa kalkamıyor. Tekerlekli sandalyesinde oturuyordu. Yanına vardım. Ordan, burdan derken konuyu kendisi açtı:

“Sâlim Amca’ya çok üzüldüm. Hâlâ yanıyorum. Onun benim yanımda herkesten çok farklı, ayrı bir yeri vardı. Neden derseniz, ağaçtan düşüp yatağa bağlı kaldığımda ziyâretime gelmişti. Zâten o, böyle şeyleri hiç ihmâl etmez. İki eli kanda olsa gelir. Neyse, epey hoş-beş ve sohbetten sonra en son ayrılırken;

- Fevzi Bey, çok üzüldük. Eğer yapılabilecek bir şey varsa, yurt içi, yurt dışı, ne gerekiyorsa, her türlü katkıyı elimden geldiğince yapmaya hazırım!

- Siz olsanız böyle bir insanı unutabilir misiniz?”

Fevzi Akçay

TEMİZ ADAMDI:

“O mâvi araba duruyor mu? Ona asılabilmek için can atardık. Az mı koştuk peşinden! Az mı asıldık, az mı bindik? Hey gidi günler! Sâlim Âbi temiz adamdı, iyi adamdı, hoş adamdı; Allâh rahmet eylesin!”

Mehmet Öztürk 25.06.2013 Civil Mezarlığı

HEY GİDİ SÂLİM ÂBİ!

“Hey gidi Sâlim Âbi. Onunla son burada görüşmüştük. Sonra ezan başladı. Mescide birlikte gidiyoruz. Babayit adam, gâyet iyi görünüyor, şöyle bir sorup fikrini alayım dedim:

- Nasılsın Sâlim Âbi, kendini nasıl hissediyorsun?

- İyiyim Ahmet Hoca, ama beni ille de kesip öldürmek istiyorlar!

- Neden öyle, sen kendinde eskisine göre bir değişiklik hissetmiyor musun?

- Tabiî. Daha önce merdivenleri hep yürüyerek, bir çırpıda çıkıyordum. Şimdi iki basamak çıkınca hemen iş değişiyor. Hep asansörü kullanıyorum artık.

- Yâ, demek ki bir sebebi var! - İşte böyle. Zaman gelince gidiliyor. Allâh rahmet eylesin…”

Ahmet ŞİMŞEK 22.06.2013

DOĞRU BİR ADAMDI:

“Doğru bir adamdı. Bir kötülüğünü, hak-hukuk dışı hareketini duymadık, görmedik. Bizim, Turnasuyu Yaylacık Mahallesi’ne Mehmet Çiçek’lerin oraya düğüne gelmişti. Misâfirimiz oldu. Bizim evde oturduk. Çay ikram ettik, kahve içtik. Çok iyi adamdı. Adam canlısıydı. Hoş sohbetti. Makamı cennet olsun…”

Veyis Soysal 22 Hazîran 2013

 BİR EV ADAMI GİBİYDİK:

 “Tanıştıktan bu yana bir ev adamı gibiydik. Babamla çok iyi arkadaşlardı. Yaylaya falan gelip giderken selâm vermeden, sormadan geçmezdi. Babamı da alıp götürmek isterdi. Bizi de öyle. Yolda-izde görse alır, lâf, muhabbet bizimle konuşurdu. Latîfe ederdi. Çok hoş insandı. Babam da o da kâlpten gitti. Ona sten takılmış, idâre etmeye çalışıyordu. Baban da ameliyat sonrası rahmetli oldu. Mekânları cennet olsun. Onların üç arkadaş yaylada kırda çekindikleri bir fotoğrafları var. Bir tek Necati Âbi kaldı o fotoğraftan. Allâh (CC) ona hayırlı uzun ömür versin…”

Ömer Maraşlı 16 Hazîran 2013 Rüyâ Düğün Salonu

SİZ DEDEMİ HİÇ ÖRNEK ALMIYORSUNUZ!

 Dün îtibârıyla karneler dağıtıldı. Misâfirimiz olduğu için ve diğer yoğun işlerden dolayı ne kendimiz gittik, ne de Yûsuf’u gönderdik. Geç vakitte aşağıya, mağazaya geçtim. Akşam döneceğim sırada Yûsuf aradı; okula gidip karnesini almam için. Ne de olsa kendinden emin. Biz, bir takdir beklerken, bir de resimle ilgili bir özel hastâneden başarı ve teşekkür belgesi geldi. Her neyse. Aferin falan o akşam öyle geçti; her zamanki hâli gibisinden yâni. Sabah kahvaltı edeceğiz; içindekini o zaman dışarıya vurdu: - Dedem olsa çoktan hediyemi vermişti. Siz onu hiç örnek almıyorsunuz? İş bu kadarla kalsa iyi. Daha öncekilerden de ona borcumuz varmış. Dedesinden falan aldığı, Kur’andır, duadır, ezandır vs. hediyelerini bize emânet etmiş. Başak parası da varmış. Bayağı bir yekun çıkardı önümüze. Bakalım nasıl yapacağız?! 15 Hazîran 2013

HEY GİDİ SÂLİM AAA!

“Hey gidi Sâlim Aaaa! Dün akşam, bir yerde konuştuğumuz gibi. O kadar tüccarla çalıştım. O çok farklıydı. Hep yüzü gülerdi. Kapıdan aştımıydık hemen tebessüm eder, espiriyle karşılardı. İnsanla güzel güzel konuşurdu. Bol bol hasb-i hâl ederdik. Eskilerden yenilerden anlatırdık. Bâzı insanlar dünyâyı biz yarattık havasında olur. Onda öyle bir şey yoktu. Aynı, bir köylü gibi muhabbetimiz vardı. Birbirimize itimadımız çoktu. Alırdık, verirdik, emânetler bırakırdık. Hiç endişe taşımazdık. Allâh rahmet eylesin.”

Ahmet Fedâkârtürk 12.6.2013

HİÇ BOŞ DÖNMEDİK:

Biz bu kapıdan hiç boş dönmedik. Allah (CC) râzı olsun. Aldık-verdik, geldik-gittik; çok hukûkumuz oldu. Toplum için faydalı bir insandı. Mekânı cennet olsun.

Hasan ENGİN

ÇOK GÜZEL BİR DEDE!

Mustafa Yüksel’in kızının düğünü için Samsun yolcusuyuz. Sâlim Ensar’ı aradık. Atabeyoğlu’nun oraya dolaştı. Arabamızı hazırlayıp bizi uğurladı. Kucaklaştık. Biraz da fırsat bilerek duygusal davranınca, o da soğuklaştı. “Abartmayın, gidip geleceksiniz işte!” gibisinden doğal bir hareket tarzı sergiledi. Onun olgun ve pratik hâlleri hepimizin hoşuna gitti. Arabada bacanakgil de var. Nevin; - Ne güzel, aynen dedesi gibi. Adı da Sâlim. - Bu da öbür dedesi, Hoca dedesi gibi olur, ona benzer. - Hayır, istemiyorum. O benim çok güzel bir dedem! Onun gibi olucam! Yusuf Kerem’in bu umulmadık tepkisi üzerine hayretle sordular; - Hoca deden iyi değil mi? - İyi ama, o adama hep kızıyor. Benim dedem beni çok nazlıyordu! - Bak şuna, görüyor musun? Çocuklar her şeyin farkında!

9.6.2013

 ÜMİT IŞIĞI:

7 Hazîran 2013. Günlerden Cumâ. Verâset, intikâl işlemleri için koşuşturuyoruz. Dolmuşa bindim. Selâm verdim. Şoför tanıdık çıktı. Ben daha sormadan konuşmaya başladı: - “ Baban rahmetliyle uzun yıllar alışveriş ettim. Hiç problemimiz olmadı. Bir sene borçlu kaldım. Çok az bir miktardı ama, o mağazanın önünden geçemedim. O süreçte, bir-kaç defâ çeşitli düğün, cenâze gibi meclislerde karşılaştık. Ben suçlandım ama, o hiçbir şey hissettirmedi. - Şu mahalle için bir güvenceydi. Orada bir ümit ışığıydı. Her gün, en azından yatsıya kadar mağazada dururdu. Zâten üst katta ya; ihtiyacınız olduğu zaman her zaman ulaşmanız mümkündü. Gündüz müsâit zamanınınız yoksa ya da ihtiyaç durumunda rahatlıkla kapısını çalabilirdiniz. Bir hâcet kapısıydı. Allâh rahmet eylesin.” Tanıdığım, âşinâ olduğum bir sîmâ ama, adını bilmiyordum; sordum, Cemâl Savaşkan olduğunu söyledi.

 İLKELİ BİR ADAMDI:

Her işi her adam yapamaz. İlkeli, prensipli bir adamdı. Kurallıydı. Adem BACAKSIZ

RANDIMANLI BİR İNSANDI:

Bir gün elimde biraz fındık, manavları dolaştım. 3 yerde kırdırdım, üçünde de 52-53 arası geldi. Bir de Sâlim Âbi’ye gideyim dedim. Fındığın içinden sâdece bir fındık kırdı ve 56 dedi. Ben de şaşırdım. Nitekim, daha sonra randımanı kırınca onun dediği çıktı. Sonra, 1 tona yakın fındığı evden alıp geldik. Fabrikaya döktük. Oradan alınan randıman fındığını da tekrar burada dükkânda kırdık. Yine aynı geldi. Gerçekten, fındığın pîri olmuştu. Ama, daha önemlisi, hesabında-kitabında, randımanda güvenilir bir insandı. Her kes onun bu yönünü takdir eder. Yine bir başka defâsında, bir tanıdığın fındığı bir yerde 49 gelmiş. Köyde arâzilerimiz yakın. Benim fındığım burada 53 gelmişti. Arkadaşa durumu ilettim. Yok canım, olur mu öyle şey dedi. Sonra denemek için onun fındığından bir örnek alıp sizin burada kırdık. Aynen benimki gibi geldi. İşte böyle…

25 Şubat 2014 Nevzat ŞAHİN

"HASAN ÇEBİ 1, SALİM KAHRAMAN 2"

Elinde bir anahtar devamlı arabanın akis başlarını kontrol ederdi. Akis yüksüklüydü. Dolayısıyla sık sık gevşer tekerleğin yerinden çıkmasına sebeb olur, dolayısıyla tehlike arz ederdi. Bir defasında Gölköy’e gelirken şehre inişte fren patlamış. Araba şahlanmadan hemen kenara vurmuş. Çok pratikti. Bize gelmişti. Rahmetli ağabeyim yardımcı olmuştu. Tamirhanesi vardı. Saatçi Osman. Salim Abi, fındıkçılar içinde sayılı kişilerdendi. Bu kulvarda bundan sonra, öyle bir esnaf daha gelmez. Çok çevreli, çok tanınan, hatırlı bir insandı. Halk adamı olarak Hasan Çebi bir, Salim Kahraman iki. İrfan ÖZBİLEN Öteden beri, uzaktan tanırdım kendisini. Sûriye gezisinde daha yakından tanıştık. Otobüste, İrfan Âbi ve onunla arka sıralarda otururduk. Aramızda iyi anlaşırdık. Gezimiz hep birlikte çok güzel geçmişti. Sâlim Âbi’nin inandığına canını veren türden bir dostluk anlayışı vardı. Vefâlı ve fedâkârdı. Prensipliydi aynı zamanda. İnsandan vaz geçmezdi. Zâten, bu duygusallığı ile kendisini dert sâhibi yaptı. Allâh (CC) rahmet eylesin…

 Selâmi ÇELENK 24.02. 2014

NOTLAR:

*Yerlerin tapulandırılması, etrafının çevrilmesi, peyi, duvarı, teli, germesi, ekilmesi, dikilmesi, ocaklanması, hendek vurulması gibi îmâr işlerinin %80’i bizzat kendisi tarafından yapılmıştır.

* Ağa Dedesi öldükten sonra herkesin hak iddiâ ettiği tüm yerler için müthiş bir yasal mücâdele süreçleri yaşamıştır. kânun önünde mücâdele ettiği kadar insanlarla da göze göz, dişe diş, herkesin göze alamayacağı mücâdeleler vermiştir. Bunlarla ilgili de çok örnekler var. Sırası geldikçe yer verilecek inşâllâh ulaşıldığı ölçüde.

 *Akkuş’ta görev yaptığım 80’li yılların 2. Yarısında daktilomu babam almıştı. Dolayısıyla yazarlık motivasyonumuzda büyük payı var. * Köyde evimizde ramazanda namaz kıldırır

 * Ezan okununca hemen namaza koşardı. Mescide odaklanırdı. Her işte olduğu gibi onda da titiz, tâkipçi ve pratikti.

*(Hattâ biri anlattı; bir gün Sâlim Amca’yı gördüm sokakta. Bayağı hızlı, acele bir hâli vardı. Önüne baktım, kovaladığı kimse de yoktu. Meğer ezan okunmuş, mescide gidiyormuş!”

* Evde, ikisi de olsa annemle cemaat yaparlardı

* Araba ve şoförlükte ilk nesilden olması dolayısıyla gözdelerdendi

*Kim söyledi bilmiyorum ama çok yakın birisiydi:

“Kendi çevresinde en merhametlisi budur. Yüzü güler. Seni de boş çevirmez.”

PEYGÂMBERİMİZ(SAV)İN ANNESİNİN SON SÖZLERİ:

Efendimiz (SAV)in annesi Amine Hâtun, peygamberimiz 6 yaşında iken, Medine’deki dayılarını ziyaretten dönerken

Ebva köyünde rahatsızlandı ve orada vefat etti. Son nefesinde yavrusu Muhammed (as) e şu sözleri söyledi:

      "Ey mâsum çocuk…

Allah seni mübarek ve devamlı kılsın.

Ey rüyalarda gördüğüm gerçek.

Sen, Allah tarafından İnsanlığa

atan İbrahim gibi

helal ve haramı bildirmeye memursun.

Çünkü Allah, İbrahim gibi seni de

puta tapanlardan korudu.

“Her yaşayan ölür,

Her yeni eskir.

Her yaşlı göçer.

Her çok fani olur.

Bende öleceğim;

Fakat senin gibi temiz bir vekil bırakacağım için,

Adım asla ölmeyecek…”

 

BABA AFORİZMALARI

Ne, çiçek açan, ne de meyve veren bir ağaç mı olsaydım;

çünkü verimli olabilmenin sancısı, kıraç olmaktan ağırdır;

ve eli açık zenginin çektiği acı, dilencinin sefâletinden beterdir…

 Halil Cibran

Sana hizmet edene, altından daha fazlasını borçlusun.

O hâlde, ya kâlbini ver ona, ya da sen de hizmet et…

Halil Cibran

VECÎZE

“Bir insan, en çok kimin yanında susuyorsa, en çok onunla konuşmak istiyordur.”

Chuck Palahniuk  

Hiç tasalanma Sâdık; nasıl olsa evlâtlar babalarını hep hatırlamak istedikleri şekilde hatırlarlar!

"Babam ve Oğlum" Filmi’nden

BABAN GİDERSE

                                  CAN YÜCEL

 -DEDELERİMİZ-

1-MEHMET SAİT EFENDİ (Fettahoğlu)

Mehmet Sait Efendi’yi tanımak adına öncelikle sülâle hakkında genel bir bilgi vermeye çalışalım. Başta, kendilerine Fettahoğlu denmesinin sebebi, dedesinin adının Fettah olması ve bundan dolayı da ondan gelen sülâlenin Fettahlar olarak isimlendirilmesi. Sülâlenin daha öncesi ve nereden geldiğine dâir bilgi yok. Kahramanmaraş tarafları olabilir diye tahmin ediliyor. Bilindiği kadarıyla kısaca şecere bilgisi vermek gerekirse, Fettah tek isim. Âile ve kardeş konusunda mâlumât yok. Dede Fettah’ın iki oğlu olduğu biliniyor. Biri İsmail, öbürü Süleyman. Süleyman’ın bilinen tek çocuğunun adı Durmuş. Durmuş’un da 3 çocuğu biliniyor. Onlar da Adem, Süleyman, Lütfiye (Gıntoo Âdem’in eşi). Fettahın Âdem diye meşhur, bizim de tanıdığımız Âdem Kahraman’ın oğullarından büyük olanı Tevfik hayatta. Mustafa(Mıstık) ve Cengiz rahmetli. Tevfik’in çocukları Ergün, Ayla, Hatice ? hayattalar. Mustafa’nın iki oğlu Turgay ve Adnan’ı hepimiz tanıyoruz. Şu anki muhtarımız Haşmet Durmuş Kahraman, Fettah dedenin 2. Oğlundan torunu Durmuş’un diğer oğlu Süleyman’ın en büyük çocuğu. Diğerleri de Birol ve Şenol. Gelelim, Fettah dedemizin öbür oğlu İsmail’e. O’nun da İzzet Niyâzi ve Mehmet Sait adlarında iki oğlu var. Nedîme, Havil(Çüşlüklerde. Fevzi ile Dursun onun çocukları) ve Zeytin(Çongara’da evli, Kocası Kara Salih) adlarında da 3 kızı var. İzzet Niyâzi’nin İsmail Hakkı(Günay, Aydın, Mustafa ve Erol’un babası) ve Mustafa Kemâl (Engin ve Güzin’in babası) olarak iki oğlu, Cemile, Şükriye, Zeynep, Münevver ve Hasret olarak da 5 kızı var. Fettah dedemizin oğlu İsmail’in diğer oğlu babamın dedesi Mehmet Said’in en büyük çocuğu Selâhittin dedemiz. Sonra sırasıyla Nazım, Avni, İfâket, Nezâket ve Sefer Sâlim geliyor. Karabey lâkabıyla meşhur Selâhittin dedemin ilk baştan Şerâfettin ve Vasfi adlarında 2 çocuğu ölmüş. 3. Çocuğa Dursun Ali demişler. Sonra sırasıyla Sâlim, Sâlih(Yılmaz), Birsen, Sultan, Cafer, Zeynep gelmiş. Babamın dedesi Mehmet Said, 1880 doğumluymuş. Ölümü de 1936 Kasım ayında olmuş. Kendisi Rüşdiye mezunu. Civar köyler de dâhil olmak üzere tek mektepliymiş. Koltuğuna tavuk alan, horoz alan ya da eline yumurta alabilen mektup okutmaya, yazdırmaya ve yâ hükümetle ilgili bir işini gördürmeye, dilekçe vs. yazdırmaya gelirmiş. O zamanlar ülke şartlarının gereği, bir okumuş olarak köyün bir çok işlerinde belirleyici rolü olurmuş. Muhtarlar, âzâlar konusunda da kendisine danışılırmış. Mahkemelerde mübâşirlik yapmış. At sırtında uzak, yakın ilçelere, köylere, kasabalara celp yazıları, mahkeme kararları, resmî yazıları götürüp tebliğ edermiş. Bunun adı tebligât memurluğu idi. Köyümüze, 1932 yılında İlkokul açılmış. Okulun yapımına, o zamanın muhtarı, Paşaoğlu Şevki amca rahmetlinin babası Abdurrahman Pala ve Mehmet Sait dedemiz öncülük etmiş. Mehmet Sait dedemizin babası İsmail, genç ölmüş. 1926 doğumlu torunu Nazım Kahraman tanımıyor. Görmemiş. Çünkü çok önceleri ölmüş. Nazım Amca, babası Mehmet Sait’i de çok tanıyamamış. Son hatırladığı, ortaokula kayıt ettirebilmek için yaşını iki yaş büyüttüğü. O süreçten sonra hasta olup İstanbul’a gitmiş. Baba yok. Çocuklar da küçük. İstanbul’a götüren de Palazoğlu Sâlim Öztürk olmuş. Ama, gidiş o gidiş. Bir daha dönmemiş. Orada rahmete kavuşup defnedilmiş. Ama bugün mezarının yerini bilen yok. İstanbul uzak. Yollar çok uzun ve zor. Durumlar elverişsiz. Zaman içinde değişen İstanbul, dirileri olduğu gibi ölüleri de yutmuş. Nazım Amca, babası icrâ memuru olarak görev yaparken ağabeyi Selâhattin’in 1928’de rüşdiyede okuduğunu ve kendilerinin şimdiki Köprübaşı Mevkii’nin alt tarafında Hasan Çebi’ye âit işyerinin arka tarafında bir mübâdilin evinde kiracı olarak oturduklarını hatırlıyor. “Dedemin, daha sonra benim ev yapıp ikâmet ettiğim, Şarkiye Mahallesi’nde, Bülbülderesi’nin kıyısında yeri varmış. Babamlar çocukken, seferberlik yıllarında kayıkçılık da yapmışlar. İsmail Dedem’le hanımı, Hindooo Kızı Zeynep annemiz Hapsamana’ya (Gölköy), Milas’a (Mesudiye) asker için erzak taşımışlar. 1939 depreminde âbim (Selâhittin) askerdeydi. Âfet dolayısıyla, Ordu’da da etkileri görüldüğü için askere izin verilmiş. Âbim de geldi. Yılmaz o yıllarda doğdu.

2-GÜMÜŞHÂNELİ NÛRİ AĞA (Odabaşoğlu)

 Nûri Ağa, babamın anneden dedesi. Şu anda bizim köydeki ev, onun konağının olduğu yerde. Benim ismim de ona ithâfen verilmiş. Çevremiz hâlâ onun hâtıralarıyla dopdolu. Akrabâlarımız, komşularımız, hattâ köylülerimizin dilinde hâlâ anlatılıyor. Dolayısıyla, buralarda onunla ilgili dolaşan her şey aynı zamanda Eymür başta olmak üzere bu civârların geçen yüzyılına ışık tutacak, bugünleri anlamamıza yardımcı olacaktır. Şunu başta belirtmek gerekir ki, ağalık sistemini Eymür’e Nûri Ağa getirmiş değildir. Hattâ bu topraklar Nûri Ağa’dan önce, Ordu’nun kurucusu olarak ünlenen Süleyman Felek’in sülâlesine âittir. Tâbiri câizse Eymür geçmişte, diğer Koşaca ve etrafı köyler olduğu gibi bir Felooo (Felekoğulları)toprağıdır. Ancak, Süleyman Felek’in ölümünden sonra vereseleri buraları bir bir satmaya başlamışlar, Ordu’da ticâretle meşgûlken, Eymürlü dostlarının teklifiyle satılan bu topraklardan Nûri Ağa da bir parça almış, daha sonra da bunun peşi gelmiştir. Kaldı ki, bir kızı da buraya gelin olunca Eymür Köyü artık, Gümüşhâne Torul İlecik’den sonra 2. köyü olmuştur Nûri Ağa’nın. Onun burada mekân tuttuğu ve bizim de şu anda âilece oturduğumuz, Yukarı Eymür’deki bu yere mevkî olarak Harman Boğazı deniliyor. Netîcede, Eymür’le Nûri Ağa âdetâ özdeşleşmiştir. Şunu da söyleyelim ki, son günlerde öğrendiğimiz kadarıyla bu sülâle Gümüşhâne’ye de Kafkaslardan gelmiştir. Bunu da bir ayrıntı olarak belirtmekte fayda var.

GÜMÜŞANALI NÛRÂ!

Söz konusu ettiğimiz Nûri Ağa, buralarda kısaca Gümaşanalı Nûrâ diye ifâde ediliyor. Kendisi, yukarıda da kısaca belirttiğimiz gibi, babaannemin babası, yâni babamın anneden dedesi. Aslı-asâleti Gümüşhâne ili Torul ilçesine bağlı İlecik Köyü’nden. Bu ismin Eliaçık’tan geldiği de söyleniyor. Gümüşhâne’ye giderken Torul’dan Kelkit tarafına doğru 15 km kadar mesâfede. Nûri Ağa’nın hanımı, Paşalı lâkaplı Zeynep Anamız da İlecik’in karşısında yer alan Macara’dan. Şimdiki adıyla Alınyayla. O civârlarda en verimli arâzilerden, hattâ en önde gelenlerden biriymiş Macara çevresi. Buralar biraz bayırca olmakla berâber, daha yukarılarında düz köyler varmış. Yukarı kısımların yüksekliği bizim Çambaşı yaylamız ayarlarında. 1500 m. falan. Oralar daha çok yayla niteliğinde olduğu için, hayvan yoğunluğu bakımından da atlar ön plânda geliyormuş. Bilhassâ aşağı kesim olarak oralar o zamanlar oldukça verimli yerler. Rençberlik, ziraat ve hayvancılık bölgeleri. Ancak, zamanla ekilip dikilenler geçim için yetersizleşmeye durunca gurbete yolculuklar başlamış. Öyle ki bir zaman sonra ardı-arkası kesilmez olmuş göçlerin. Gide gide topraklar ilgisiz kalıp işlenmez olunca, ormanlık hâlini almış.

NÛRİ AĞA ÇOCUKLARI

Sâlim Kahraman: “Dedem buraya evlendikten sonra gelmiş. 92 harbini biliyor. Çok akıllı ve dirâyetliydi. Dedemin çocukları Fadime, Nezâket, Ayşe, Sultan ve Râsim. Fâdime Teyzemizin kocası Hacı Mehmet Aydemir’in babası İsmail Eniştemiz. Nezâket Teyzem’in kocası Bolcan Şengül’ün babası Osman Eniştemiz, Ayşe, mâlum, annemiz oluyor. Sultan da Nûri Özcan’ın babası, Nûri Ağa dedemizin bacısının oğlu Beşali İbrâhim’in hanımı. Doğum üzerine vefat etti. Çocuğu yoktu. İbrâhim Abi’nin Eymür’e yerleşmesi Nûrâ Dedemizin kızını vermesiyle oldu. İbrâhim Âbi ayrıca İmam’ın Âsım’ın da kardeşinin oğlu.

Bolcan ŞENGÜL, Nûri Ağa’nın kızdan torunu. Nezâket-Osman çiftinin oğlu. Şu an Bucak Mahallesi’nde, dede toprağında oturuyor. Söz onda. Neler anlatıyor bakalım:

“Nûrâ dedemle Gümüşhâne’ye giderken Trabzon’da evini gösterdi. Seferberlikte oraya gelmişler. Sinekten duramayınca gerisin geriye Gümüşhâne’ye dönmüşler.”

“Babam, benim düğünümde hasta oldu. Daha da iyileşemedi. Nûri Ağa Dedem’in önceleri yaptığı gibi o da fındık sektörünü tercih etmişti. Hamalbaşı olarak Hacı Furtunlarda çalışıyordu. Özel sırtlığı,semeri vardı.”

“ O günler artık çok gerilerde kaldı. Büyükler öldü toprağa gitti. Kalanların herbiri bir taraflarda. Geliş-gidiş yok. Eski muhabbetler, birlik-berâberlikler mâzi oldu. Dünyâ meşakkâtleri herkesi bir taraflara savurdu. Çoğu emekli olup yerleştikleri yerlerden buralara gelmiyorlar bile. 68 yaşındayım. Âbimin çocuklarını tanımıyorum! Herhâlde görseler, onlar da bizi tanımazlar!”

Bolcan Amca zaman zaman namaz kıldırıp müezzinlik te yapıyor. Bu yönünü kasdederek babam, “Bolcan’ı Molla Dede okuttu.” diyor.

Tamam da, Molla Dede kim?

MOLLA İBRÂHİM DEDE

Molla İbrahim Dede vardı. Nûri Ağa dedemizin kaynı.Rus savaşında esir kalmış. Oradan kaçıp gelmiş. Sol şakağında mermi yarasıvardı.

Babam, Molla Dede’yi Şayıp tepesine çıkarmış. Gûyâ,şifâlı su var. Aslı yok. Dereden taşıma! Orada, 20’ye yakın baraka vardı.Panayır yeri gibiydi. Uzaklardan gelip şifâ(!) için kalanlar da oluyordu. Hâlbuki, gece su taşınıyor, gündüz de damlıyordu! Hepsi buydu! İnsanlar bin ümitle ta nerelerden geliyorlardı. Gazetelere bile konu olmuştu. Bu sebeple çok uzaklardan, ülkenin her bölgesinden koşup gelenler vardı.

Merhum Sıtkı Çebi, gazetelerde şifâlı su haberini okuyup ta oldukça yaşlı annesini ta İzmir’den buralara kadar getiren bir kadının yaşadığı perişanlık ve hayâl kırıklıklarını hayıflanarak anlatırdızaman zaman. Hattâ bununla ilgili olarak zamanın gazetelerinden birinde yazısıda yayınlanmış.

Aslında bu konu da ayrıca araştırmaya değer. İşin gerçeği ne? Söylentiler ne derece doğru? Her şeyden önce o zamanların gazetelerini karıştırmak gerek gibi gözüküyor. Takdir olunur ki, konumuz gereği bizim bu kadarla yetinmemiz en doğrusu.

SÂLİH DEDE NEREDE?

Nûrâ Dedemiz’in babasının adı da Sâlih. Büyük Dedemiz dedemiz olan Sâlih’in mezarı Selimiye Mahallesi’nde, Boztepe yolu üzerinde, Taşocak sokak makasında yolun hemen altındaydı. Buranın adı mezarlıkken Çamlık mezarlığıydı. Sonraları, Osmanlıca yazılı mezar taşları ve târihî figürlerin de bulunduğu o mezarlık kaldırılıp yerine semt parkı yapıldı. Babam, dedesi Nûri Ağa’yla birlikte, babası Sâlih Dedemiz’in mezarına gittiklerini hatırladığını söylüyor. Diğer Gümüşhâneliler Rus işgâli sonrasında gelmişler bu taraflara. Köksallar da oralardan gelme ama çok daha önceleri; 250-300 sene kadar evvel. Kürtün’den gelip Turnasuyu havâlisine yerleşmişler. Sonradan gelenler de onlar gibi, her hâlde onların etkisiyle oralarda kalmışlar. Bir ara Saraycık’ta Köksallar’ın geniş arâzisi bulunduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Hattâ Furtun soyadları da var hâlâ. Hâlbuki bu soyadlar Ordu merkezle özdeşleşmiş. Köylerde bu soyadlarını duymak kulağı tırmalıyor. Ama demek ki, ilk yerleşimler Turnasuyu’yla birlikte o vâdinin yukarıları.

NÛRİ AĞA’NIN SEMERİ!

 Bilmeyiz o zamanlarda ve oralarda da ağa diye anılıyor muydu ama, Macara’da kendisine âit bir değirmeni varmış Nûri Ağa dedemizin. Bir değirmen de o günlerin Türkiyesinin bir Anadolu köyünde çok şey ifâde ediyor olacağı bir gerçek. Ordu’ya geldikten sonra da boş durmamış Nûri Ağa. Ticârete atılmış. Yumurta, yağ, arpa-buğday vs. köy ürünleri almış-satmış. Yeri gelmiş hamallık yapmış. Bir yerde tevâfukan tanıştığımız Özlem Ertekin’in de dediği gibi Nûri Ağa fakirlikten gelmiş bugünlere yâni. Ticâreti ilerlettikten sonra fındığa yönelmiş. Onun da önce ticâretini yapmış. İşini ilerletmek adına, o zamanların imkânlarıyla, el değirmenlerinde kırıp fındığı iç olarak satmış. Zâten değirmencilik geçmişi var. Ama, hamallıkta kullandığı sırt semerini ticârethânesinde, geçmişini unutmamak adına şerefle muhâfaza ettiği bir menkıbe gibi merkez köylerde hâlâ anlatılmaktadır. Nitekim, Boztepe Köyü’nde ziyâretine gittiğimiz Dervişoğlu Ahmet amcayla tanışma faslında kayınpederine bizi tanıtıp anlatmaya çalışan Tâlip Can Bey arkadaşımız; - Arkadaşımız Nûrâlardan! diye vurgulayınca; - Yâ, demek öyle. Hey gidi günler. Hey gidi Nûri Ağa. Nûrâyı uzaktan da olsa tanır biliriz. O zamanların namlı adamlarındandı. Sonra çok zengin olmuş. Gümüşhâneli Nûri Ağa derlerdi hattâ. Ama fakirlikten gelme tabi. Hamallık yaptığı sıralardaki semerini ticârethânesinin yazıhânesinde ibretlik olsun diye sergilediği konuşulurdu.

RAHMETLİK GOCAMAN…

Söz Altun (Öztürk) Teyze’de: “Babam askere gidiyor. Ben daha çok küçüğüm. Onu kelooo kıranına kadar yolcu ettik. Dediğim yer şu karşısı, beri yüze kadar. Babam bana bir elma verdi, habu sağelime. Kıpkırmızı bir elma. Bugünkü gibi gözümün önünde. Bize şöyle bir baktıve “Ağlaman, gidin” dedi. Sonra gitti babacuvazım. Birkaç gün sonra asker elbiselerini giymiş olarak geldi. Son vedâya. Hem onu asker elbiseleriyle görmüş olduk. O gelince, Rahmetlik Gocaman dedi ki, git ooolum dedi babama. Rençberliğini al gel dedi. Babam da gocamanın katırlarını aldı gitti. Mürseloon ordaki tarladan mısır, zalıt, alaf neyimiz varsa tarlayı kaldırıp aldı, kapıya getirip yıktı,yerine yerleştirdi. Bu arada 3 gün kadar daha kalmış oldu. Sonra gitti. Gidiş o gidiş! Babamı ondan sonra daha ne gördüm ne de biliim. Hayâli şurda; gözümün önünde. Yetim geldim, yetim gidiyorum. 6 yaşımdan beri yetimliiinen, hâlâ yetimliiinen sürüşiiim, uğraşiim. Ne diyorduk; Ağa Dayı’nın çok iyiliği vardır. Allah nur içinde yatırsın. Bir eli bizim üzerimizdeydi gocamanın. Allah râzı olsun. Rasim dayının da, Cennet ananın da. Paşalı ana çok durmadı burada. Allah bir hakkı için onların çok iyilikleri oldu bize. Cennet Ana’yı arada huy tutuyordu. Bir defâsında samallığın ordan aşağıya doğru yuvarlandı. Sâlim de işleri takip ediyordu. Ağa torunu olarak çok hareketliydi. Bir defâsında yığınları yaktı. Alevler, dumanlar gökleri tuttu. Tam 1700bağ alaf. Az değil. Hey gidi, sizi gördüm mü Nuuraaaları hep burada saniiiim. Hey gidi, hep onların kapılarında, onların yaaalaşlarıyla büyüdük. 30 baş mal olurdu. 20 tane camış olurdu. Taa Soğuk Pınar’dan, Gürgen’den onlara çok su taşıdım, içme suyu. Çok kalabalıktı onlar eskiden. Buralar şenlikti. Ne dut ağaçları vardı! Pekmezler kaynıyordu. Elmalar vardı. Aşlı töngeller vardı. Ne ağaçlar vardı, bir görseydiniz. Töngel pekmezleri kaynıyordu. Ne tatlı oluyorduki! Rahmetlik Dudu Bibi kaynatıyordu; Ayıdoo Cemâl’in anası. Hep kaynatıyordu onları. Yevmiyesi veriliyordu. Biz elmaları doğruyorduk. Onlar haşıllıyorlardı. Orda ev vardı. Kaynatıyorlardı. Bir güğüm su o getiriyordu, bir güğüm biz. Her şey o çeşmeden bu çeşmeden, ordan burdan taşımayla. İşler böyle ortaklaşa, yardımlaşa lâf-muhabbetle karışık, bir koşuşturmadır gidiyordu.”

NÛR’N KAPISI!

Burada biraz da Mehmet Karaca Ağabey’in sözlerine yer verelim: “ Nûri Ağa, bahar gelince etrafıyla birlikte yaylaya giderdi. Büyük bir kervan oluşurdu. Koyunlar çok daha önceleri gitmiş olurdu. Kapıda hayvanlar sürüyleydi. Saymak mümkün değil. Koyunları bir yana bırakalım, onların bakımı zâten ayrıydı; çobanları da. Bundan başka, kapıda dâimâ en az 5 at, 2-3 katır olurdu. İnek, dana, camış; bunlar 20-30 arası vardı. Her taraf kelek, çan, hayvan sesi. Bir gürültü gidiyor. 8-10 köpek. Çoğu da iri koyun köpekleri. Birinin adı Pamuktu; çok iyi hatırlıyorum. İri, bembeyaz, yumak gibiydi. Tavuklar da 30’dan aşağı olmazdı. Tavukların, horozların sesi de ayrı. Artık gerisini siz düşünün. Yaylaya giderken tavukları götürmezlerdi. Tavuklarla birlikte buraları da bize emânet ederlerdi. Hiç unutmuyorum, bir defâsında tavuklardan biri kayıp. Ara-tara bulamadık. Besbelli çakal aldı dedik. Arka taraflar da hep ağaçlık ya, biliyorsun. Karşı taraflar da öyle. İçleri de hep çort; girilmiyor. Akşamları çakal sesleri her tarafı tutuyor. Her neyse; biz tavuktan vaz geçmiştik ki, epey bir aradan sonra peşinde 15-16 civcivle çıka geldi. Meğer arkadaki çortların arasına yumurtlamış, orada gülke yatmış. Sonra da yavrularıyla birlikte çıkıp geldi. İşte böyle; hayvanlar da, ürünleri de boldu. Nûrâ Kapısı’nda önceleri Ömer Emmim (Karaca) katırcılık yapmış. Ondan sonra da Salih Âbimin(Karaca) yaptığını hatırlıyorum. Koyun çobanları ayrı. Bunlar diğer hayvanlarla ilgilenir, taşıma, taşınma işlerine bakarlardı. Yayla yollarına gidip-gelmeler, taşınmalar bunların işiydi. Hayvanların sevk ve idâresi, bakımı onlara âitti. Yaylada 4-5 ay kalındıktan sonra, bir sürü yayla bereketiyle beraber tarlalar toplanmadan kervan hâlinde dönülürdü. Köyün çoğu tarlaydı. Fındık pek yoktu. 3-4 kişide ancak fındıklık vardı. Sizin yerler, evin yanı, buralar öte yüz, beri yüz hep ağaçlık ya da tarlaydı. Köy içi tarafında azıcık bahçe vardı. Biraz Eminooon o tarafta Sülüklügöl denilen yer vardı. Onun az aşağısında Levendooo yeri denen Başkesen vardı. Bir de, bir Ermeni’den satın alınma olduğu için Gâvurun Bahçe denilen büyük bahçe. Millette pek fındığı olan bulunmadığı için herkes Nûri Ağa’nın yerlerinde yevmiye çalışırdı. Fındık sonradan, birden bire yaygınlaştı.”

NÛRÂ, BABA ADAMDI…

Târih, 30 Temmuz 1998. Bilhassa, nişanlılık, evlilik süreçlerinde, yaylada, cenikte, babam askerde olduğu zamanlarda bacısıyla ilgilenmek adına sık sık Eymür’e gelen-giden ve dolayısıyla Nûri Ağa’yı ve Eymür’ün o günlerini çok iyi bilip hatırlayan dayım Hüseyin Yüksel anlatıyor:

“Nûrâ, baba adamdı. Yaşı da bir hayli vardı. Öldüğünde yaşı yüzden fazlaydı. O gelince herkes ayağa kalkardı. Düğünü, cenâzesi olana; - Bir ihtiyâcın var mı oğlum? diye sorardı. Gümüşhâne’den gelip te Eymür gibi bir yerde tutunmak, ayrıca saygı toplamak kolay değil. Eymür o zamanlar vukuatın çok olduğu bir yer. Çok meşhur. O, ağırlığını hissettirmiş. Kendini kabul ettirmiş. Onu görenler; - AĞA DAYI! diye hitap edip esas duruşa geçiyorlardı. Tabiî, onun ölümünden sonra, geride kalanlara karşı takınılan tavırlar çok farklı oldu. Durum tamâmen tersine döndü. Bir olay anlatayım.Tabiî, o zamanlar kimsede elde-avuçta yok. Kıtlık desen çok. Biz de öyleyiz. Bir defâsında aç kaldık. Zahra bulamadık ekmek yapmağa. Babam pusula yazıp beni ağa dayıya, yâni Nûrâ’ya gönderdi Eymür’e. Feloo Ambarından 100 kilo kadar mısır verdi. Dünyâlar bizim olmuştu! Biz o zamanlar ekmeksiz pancar çorbası yiyorduk. Şimdi, eve gelen herkes neredeyse bir çuval ekmekle geliyor. Bu nedir? Bunun şükrü nasıl ödenecek? Allah, adama sorar. Bu çöpe atılan ekmeklerin hakkını ödeyemez bu insanlar. Evet, nerde kalmıştık? Sâdece bizi değil, bizim gibi nice insanlar vardı o kapıya başvuran. Yolun altından yukarı doğru diziliyorlardı. Ağa Dayı, azdan-çoktan herkese bir şeyler veriyordu.”

Hüseyin Dayı, oldukça muhabbet. Biraz da duygusal, heyecanlı ve ağdalı konuştuğu için ağzına baktırıyor anlatırken. 

“O cennetlik olmazsa kimse olmaz! Ne bileyim!

- Cömert miydi öyle?

- Şu kadarını söyleyeyim ki, kimseyi geri çevirmezdi. Bir hâcet kapısıydı…"

NÛRİ AĞA ve GAZETE

Babamın anlattığına göre, dayısı Râsim (ODABAŞ) Ağa, Nûri Ağa’nın tek oğlu. O günün şartlarında okumuşlardan. Hattâ bir ara Delikkaya Köyü’nde öğretmenlik bile yapmış. Her iki yazıyı da iyi okuyup yazabilenlerden. Ayrıca, o zamanın okumuş çevreleri ve bürokrasisiyle de arkadaşlıkları var. Bir ara belediye encümen üyeliği de yapmış. Her neyse Rasim Ağa; köyde, Eymür’de oturan babası Nûri Ağa’ya çarşıdan babamla gazete gönderirmiş. Dede, rakamları bilmesi ve güzel hesap yapmasına rağmen, okuma yazması olmadığı için, diğer işlerini de büyük ölçüde çekip-çeviren torunu olan babama okuttururmuş. Babam diyor ki, o sâyede biz de okumuş oluyorduk. Alışkanlığımız belki de buradan kaynaklandı. Dedem rahmetliden sonra da ben köye hep dergi gazete getirmeyi adet edinmişimdir. Pikapçılık yaptığım dönemde de durakta iş beklerken onları okur, böylece vaktimi değerlendirirdim. Akşam da sizler okuyasınız diye köye getirirdim. Şöyle şeyler hatırlıyorum meselâ. O zamanlar, yanlış hatırlamıyorsam, adı Mehtap mıydı, gâliba MAYTAP olacak, bir gazete vardı. İşte öyle, adı gibi matrak bir gazeteydi. Yazıları mizah ağırlıklıydı. Oradaki siyâsî yazılar târihî şahsiyetlere uyarlanarak işlenirdi. KÖROĞLU imzalı yazılar bunlardan biriydi. Dedem de, onun adı ekseninde olan uyarlamaları çok severdi. Bir örnek vermeye çalışayım. Tam olmasa da şuna yakın bir şeydi hatırladığım: Karagöz’le Hacıvat her dönemin kahramanı. Her çağa ayak uyduran tiplerden. İşte o zamanlarda da, olacak bu ya, Hacivat siyâsete girmeye karar veriyor. Bunu gelip can-ciğer arkadaşı Karagöz’e anlatıyor. Bir nevî danışıyor. Karagöz de arkadaşlık görevini yaparak ona şöyle bir tavsiyede bulunuyor: Politika pazarıdır bu Hacı Cav Cav sana kazık atarlar Sen kuru ekmek bulamazken, onlar baklava yutarlar

YEDİK GAZ ETİNDEN!...

Gaz etiyle gazete nasıl da yan yana geldi. Bu bilerek yapılmış bir şey değil. Tamamen tevâfuk. Yazarken fark ettim. Burada gaz etinin ne işi var diyeceksiniz belki. Geçenlerde babam, bir vesileyle;

“Dedem derdi ki; YEDİK GAZ ETİNDEN, DOYDUK LEZZETİNDEN!”

Biz bunu, unumuzu eledik, eleği duvara astık gibi anlamıştık. Ancak, öyle değil de, biz öylelerini çok gördük ama sonuçta hayâl kırıklığına uğradık. Veyâ, bir nevi ağzımız yandı gibi anlamlara geliyormuş. O zamanlara âit orijinâl bir deyim.

 AKIL OLMAYINCA…

Dedemin yeri gelince kullanmayı sevdiği sözlerden biri de şöyle:

Akıl olmayınca neylesin sakal;

Kayışııın dağlara çıkarır çakal!

İşini bilmezsen, boyunu aşan yerlere dalarsan, üzerine lâzım olmayan konuları deşelersen, bir yerde başına bir iş gelir. Kim vurduya gidersin. Cesedini de bulamazlar. Çürür gidersin de çakallar kayışını alır götürürler. Onların bile işine yaramazsın anlamına geliyor olmalı bu söz.

MÜCEVHER TEYZE ANLATIYOR:

 Mücevher Teyze, Nuuuraaa Dede’nin kızdan torunu. Gün görmüşlerden. Hâfızası da, anlattıkları da berrak ve net. Ayrıca o günleri en iyi bilenlerden. Söz onda: “Nûrâ dedemiz hem çalışkan hem de eli açık bir insandı. Fındıkları değirmende kırdırarak Gümüşanalı kadınlara seçtirerek bir nevî kırma yaparak satıyordu. Siz de gelin, benimle çalışın diyerek Gümüşhânedeki yakınlarına haber gönderip gelmelerini sağlamıştır. Böylece zenginledi. Eymür başta olmak üzere köylerden yer aldı. Ama, sivrisinek var, sıtma oluruz diyerekkimse köylere gitmedi. En son kendisi gitti. Eymür hemen hemen tamâmen onundu. Eli çok açıktı. Kapısına gelen boş dönmezdi. Son zamanlarında bayağı ağırlaştı. Asim Ağa’yı çağırdılar. O anlamış ki durumu oldukça ağır ama bir türlü can veremiyor. Yasin okudular, Fâtiha okudular derken rahatlayıp o arada can vermiş. Başta Asim Ağa olmak üzere, oradaki herkeste, bizlerde feryâdüfigân koptu. Özellikle, dâimâ çevresinde bulunup hizmetini gören köy komşuları hüngür hüngür ağladılar. Mekânı Cennet olsun. Dedem çok başkaydı. Bu arada, onun adını taşıdığından dolayı seni ayrı bir seviyorum Nûri Hoca!”

İsmail SELÂHiTTİN KAHRAMAN Civil Irmağı’na geziye geldiklerinde yengemle görüşürlermiş. Ayrıca, evin yanında, oluk başında buluşurlarmış. Sonunda kız kaçtı. Babası kızını mahkeme yoluyla geri aldı. Çünkü kızın yaşı çok küçük. Kız yine kaçtı. Bu bir-kaç kere tekrar edince düğün yapılmaya mecbur kalındı. Bu sefer kız tarafı bizimkilere biraz yüklendiler. O zamanlar çok da gerekmeyen pahalı eşyâlar alındı. Manto vs. o zamanların en lüks mağazalarından biri olan Furtunlardan alındı. Çok borçlanıldı. Âbim ödeyemedi. Hacizler oldu. Yarısını âbim verdi vs. hep sıkıntılar, borçlar, hacizler sürdü gitti.

AYŞE TEYZEM: MÜCEVHER TEYZE ANLATIYOR;

"Ayşe Teyze’m çok akıllı, zekî bir kadındı. Bayram Yürür’ün hanımı, rahmetli Hacer Hanımla sağlığında görüşürdük. Ondan çok söz ederdi. Sınıfın en çalışkanı, hem de en güzeliymiş. Ayrıca yazısı da çok güzelmiş. Çok güzel Osmanlıca yazı döktürürmüş. Karadayı’yla aynı sınıftalar. Yâni büyük babanız. O da çok yakışıklı olmalı. Onun babası Said Efendi de Tapu Müdürlüğünde memur. Forslu bir adam. O da oğlunu Rüşdiye’ye vermiş. Teyzemle aynı sınıftalar. Orada tanımışlar birbirlerini. Sonra teyzem kaçıyor. Nûrâ Dedem geri alıyor. Sonra tekrar tekrar kaçıyor. İşte böyle. Teyzemiz çok hanım bir kadındı. Çok severdik. Eniştemizi de severdik. O da bizi sever sayardı. Neler oldu, neler geçti, neler yaşandı. O zamanlar hayat ve şartlar çok farklıydı. Biz yalancı dünyâdayız. Onlar hakîkî yerdeler. Allâh taksirâtlarını affetsin.Nur gölünde yatsınlar."

3-ABDULLAH YÜKSEL (Veliefendioğlu)

4- İSMAİL SELAHİDDİN KAHRAMAN 

 Bir Babalar Günü Anısı                   O. İRFAN IŞIK

Beş-altı arkadaşım, hep birlikte bana doğru koşuyorlardı… Baban gelmiş… Baban gelmiş diye bağırarak Ortaokul ikinci sınıfta ve o sırada birinci dersin teneffüsündeydik. Ders yılının bitimine birkaç hafta kalmıştı. Ünye’nin, nadir, çok güzel günlerinden birini yaşıyorduk. Babam okula niye gelsindi?... Annem devamlı hastayım diyordu. Gerçi hiç yatmıyor; Bahçemizde sebze yetiştirmekle haşir-neşir oluyor; İneğimizin bakımını, beslenmesini kotarıyordu ama hep hastayım diyordu bu bitmez işleri yaparken. Ablalarım: - Biz varken kendini bu kadar yorduğun için elbette hasta olursun diyorlardı ona: Bize biraz daha çok güvenip işleri bıraksan ya!... Ben, içimde bir sızı, onun sevgi ve korumasından yoksun kalacağım korkusuyla, seviyor, okşuyor, öpüyordum annemi…Hasta olma… Hasta olma diye-diye. Annem hasta olmuştu da babam onun için mi gelmişti okula?..Yoksa.. Yoksa… Ölmüştü de beni almağa mı gelmişti?... Yüreğimin vuruntusunu çatlama durumuna sokan bir korkuyla kilise bahçesindeki kapıya koştum. Onu görünce sevinçle hüngür-hüngür ağlamağa başladım. Çünkü babam, sevgi ve gururla gülümsüyordu bana bakarken. Bacaklarına sarıldım. Düşercesine dizlerimin üstüne çöktüm güçsüzlükten.. O: Bu kadar mı çok istiyordun diyordu ha bire beni yerden kaldırırken. Ne demek istediğini anlayamıyor, gene de ağlıyordum sevinçle. Annem ölmemişti ya!... Doğruldum… Babam gülümseyerek yumulu sağ elini uzattı bana.. Bak dedi. Parmaklarını açmağa gücüm yetmedi. Sonra o açtı parmaklarını. Avucunda güneş ışıklarıyla parıl – parıl ışıldayan, sapsarı, güzel mi güzel bir saat vardı. Nutkum tutuldu. Konuşamadım. Evde, sık-sık bana saat alın diyemiyordum da, bir saatim olsa, yazılılarda-sözlülerde teneffüs ziline kaç dakika kaldı diye ölüp-ölüp dirilmesem diyordum. Annem hasta değildi. Annem ölmemişti. Üstelik bir saatim olmuştu. Bu ne tarifsiz bir mutluluktu. Babam kayış bilezikli, altın parıltılı saatimi bileğime bağlarken yüzüne baktım. Beni böylesine mutlu ettiği için olmalı ki gözleri yaşarmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın kahredici yokluğunu ve yoksulluğunu yaşıyorduk. O gün ömrümün en anlamlı, en değerli armağanını almıştım. O günden bugüne yetmiş yıla yakın bir süre geçti. Ama o anı ne kadar yakın, ne kadar canlı, ne kadar sevgiyle yaşıyorum hala. O yıllarda anneler- babalar günleri yoktu. Ne çocuklara ne anne ve babalara hediye alınmazdı. Alınamazdı ki. Ulusumuzun tümü yoksuldu. Çıkarını bilen küçük bir azınlık hariç. Ben sevgili saatimle liseyi bitirdim. Sonraları birçok saatim oldu. Ama hiçbirini onun kadar sevmedim. Para kazanmaya başladıktan birkaç yıl sonraya kadar ancak birlikte olabildim babamla. Gene sıkıntı, gene parasızlıklar, gene yokluk çekiyordu o birkaç yılda bile ulusumuz. Ben babama birkaç paket kaliteli sigara ve çok sevdiği kahveden birkaç yüz gram alabiliyordum ancak her maaş aldığım ay başlarında. O: Bu pahalı cigaraları alma oğlum. Köylü cigarası içtiğimi biliyorsun ya! Diyordu. Üstelik evimizi sen geçindiriyorsun. Bu bana en büyük hediye değil mi? O günlerde de anneler- babalar günü yoktu. Sonra babam hastalandı. Ayrılık günlerimizin geldiğini hissediyor; Ama onu nasıl mutlu edeceğimi bilemiyordum. Ancak astım krizi anlarında, sarsıla-sarsıla solumaya çalışırken terini silmeye çalışıyordum sadece. Elimden başka bir şey gelmiyor, Acısını bana devret Allah’ım. Bana devret diye yakınıyordum hep, acz içinde. Saatler süren kriz geçince o, halsiz, bitkin, minnetle yüzüme bakıyor; kesik-kesik sözcüklerle; yarın çalışacaksın. Hadi istirahat et. Ben iyiyim diyordu. İyi değildi… Hiç yatırmıyordu astım krizleri onu. Kriz geçtiği halde bile. Altı aydır onu yatağında oturmaya mahkum etmişti. Kaba etleri yara içindeydi. Oturamıyordu bile. Ellerini yumruk yapıp, eriyip bitmiş, çelimsiz kollarını yatağına dayıyor, onların desteğiyle yaralı kalçasını öteki yaralı kalçasıyla değiştirmeye çalışıyordu. Yardım etmek istediğimizde, daha çok acı çekiyordu. Koltuk altları da yara olmuştu çünkü. Böyle acılı bir günde onun, yatak odasının duvarında asılı duran av tüfeğime baktığını gördüm. Kendisinin tüfeğe baktığını gördüğümü anladı: Bu yeni silahların nasıl çalıştığını hiç merak etmemiştim dedi. Öğretsene bana. Korkudan aklım başımdan gitti. Ne düşündüğünü anlamıştım. Ağlayarak ve hışımla: Nasıl dedim. Nasıl böyle düşünürsün. Bizi hesaba katmadan… Senin gibi acı çeken kaç kişinin intihar ettiğini gördün. Sen ki, üç kez hac etmiş, dinini en iyi bilen adam. Üstelik benim sevgili babam. Nasıl düşünürsün intihar etmeyi! Allah’tan da korkmadan. Evet öyle yaptım değil mi dedi. Öyle değil mi oğlum? Günah işledim değil mi? Öyleyse tövbe ver bana hadi dedi. Tövbe ver. Duaları, benden sonra yavaş-yavaş tekrar etmeye çalışırken sesi gittikçe zayıfladı. O zamana kadar hiç yapamadığı şeyi yaparak göğsüme yaslandı. Yatmağa çalışıyordu. Önce sevinçle uyumak istediğini, hem de yatarak uyumak istediğini sandım. Altı aydır hep oturarak uyumağa çalışmıştı çünkü. Arkasından çekilerek onu yatağa uzattım. Dudaklarında, bana saat hediye ettiği günkü gülümseme vardı. Son kez: Tövbe estağfurul…. diyebildi. Nefesi gittikçe yavaşladı. Söndükçe söndü… Gitti… Donuk gülümsemesi kaldı yaprak gibi incelmiş dudaklarında Çılgınlar gibi haykırdım arkasından. Baba gitme… Gitme baba… Gitme… Gitme… Gitme… *** *** *** Onun tövbesini tamamlayamadan öldüğü günden bu yana elli yıl geçip gitti. Heyhat! Ben ona sadece pahalı birkaç paket sigara hediye edebilmiştim bir-iki yıl. Zehirlenmesini istercesine… Bir öğretmen için ne affedilmez hata. Yaşlanıp sona yaklaştığım şu yılların, her babalar gününde, çocuklarım, torunlarım hediyelerle bana koşarken ben babama bunlar gibi bir hediye alamamış olmanın aczi, hüznü ve utancı içinde oluyor, özür gibi bir hasretle onu özlüyorum. Bana tarifsiz sevgi ve güven veren, üstüme titreyen babamı anarak Sessiz gözyaşlarımla… YORUMLAR Sevgili Öğretmenim.. Yazınızı hüzünlü bir duygu halimle okudum.. Unkapanı denilen yerde , İlkokul yıllarımda yaz tatillerinde babamın yaptığı çömlekleri satardım.. Babama klüp sigaraları alır küpleden birinin içine saklar ,geldiğin de ona verirdim..Sonra ki yıllar bırak bunu baba diye çok yalvardım.. SİĞARAYA DÜŞMAN oluşum belki de bundandır.. Babam dan kalan bir çok hatıradan biri de kol saati.. Kancalı iğne ile kordonuna iliştirdiğim ..Nahit Ulvi Akgün'ün şiiri yle çekmecemde ..Ara sıra alır elime bakarım.. O şiiri bir kez bir kez daha okur hüzünlenirim.. BU SAAT YADİĞAR BABAMDAN. NELER YAŞAMIŞ ,NELER GÖRMÜŞ.!! BİR ANIDIR O EVVEL ZAMAN ŞİMDİ HER ŞEY BİR UZAK DÜŞ.. BOŞUNA DÖNER AKREP, YELKOVAN..... Segilerimle sevgili öğretmenim.. SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ? Aralık 3, 2006 at 7:46 pm

Geçti Geçti

Geçti, geçti mevsimler...

Süpürüldü takvimler.

Gidenlerden kalan şey;

Duvarlarda resimler,

Mezarlarda isimler...

 

Geçti, geçti mevsimler...

Hani eski iklimler?

Has ekmekten dilimler.

Hey gidi zamane hey!

Tesellisiz ilimler,

Adaletsiz taksimler...

Hani eski iklimler?

       1983

Necip Fazıl

KISAKÜREK

                        

Merhum Üstad Necip Fazıl

Mehmet Şevket Eygi

Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğusu ile ilk tanışmam 1943’te oldu. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Ortaköy’de Galatasaray Mektebi’nde yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune Teyzem cumartesi öğleden sonra okula gelir, beni alır Cağaloğlu’nda Şeref Efendi Sokağı’nda kızı Nermin ablam ve damadı eniştem Nurettin beyle birlikte oturduğu eve getirirdi. Cumartesi gecesini orada geçirir, pazar ikindiden sonra da Aksaray-Ortaköy tramvayıyla okula dönerdim. Hiç unutmuyorum, Tophane veya Fındıklı taraflarında bir direğe yapıştırılmış Büyük Doğu afişini görmüştüm. O zaman pek küçüktüm, Büyük Doğu’yu alıp okuyacak halim yoktu. Lisede Büyük Doğu dergi ve gazetelerini aldım, tiryakisi oldum… Üstad şair ruhlu olduğu için hesap kitap bilmez, çıkardığı dergi ve gazeteler bir müddet sonra kapanırdı. Bir ara Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkartıyordu, yıl 1951 mi 52 mi?.. Bendeniz Galatasaray’da okuyorum, sabah kalkış saati altı buçuktu, Büyük Doğu gazetesinin çıktığı günlerde, altıda kalkıp hademenin getirdiği gazeteler içinden gazetemi alır merak ve heyecanla okurdum. Üstadla şahsen tanıştım. Liseden sonra Ankara’ya, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okumaya gittim. Üstad sık sık Ankara’ya geliyordu. Onunla bazen Ulus’taki İstanbul Pastanesi’nde buluşurduk. Bir pazar günü birlikte Keçiören’de eski Van Milletvekili İbrahim Arvas’ın ziyaretine gitmiştik. Hâlâ hatırlıyorum, yemekte soğan dolması vardı. Üstad bazen öfkelenir, kızar, darılırdı. Daha sonra gazetecilik mesleğine atıldım. Haftalık Yeni İstiklal, günlük Bugün gazetelerinde üstadın makaleleri, tefrikaları basıldı. Bayramlarda ziyaretine giderdim. Yaşlanınca gözleri görmez, ayakları tutmaz olmuştu. Sıhhatinin bozulmasında dört yıla yakın bir zaman hapishanelerde çile çekmesinin de rolü olmuştur. 1953’te Dönme gazeteci Ahmet Emin Yalman vurulduğu zaman üstadı da tutuklamışlardı. Ankara Asli Cezaevi’nde ziyaretine gider, mahkemelerdeki duruşmaları takip ederdim. Merhum üstadı nasıl bilirim: Ehl-i Sünnet mezhebinden; Allah’a, Peygamber’e (Salât ve selam olsun ona), Kur’ana, Sünnete, Şeriata bağlı bir Müslümandı. Bu memlekette diktatörlüğün en karanlık ve cebbar günlerinde küfre isyan bayrağını kaldırmış; dini, imanı, mukaddesatı, Şeriatı müdafaa etmiştir. Şair edip ve mütefekkir idi. Meşayih-i kiramdan ve kâmil mürşidlerden Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin nazarıyla hidayete gelmiştir. Bid’at cereyanlarına karşı ehl-i Sünneti müdafaa etmiştir. Merhum üstadın kusurları yok muydu? Bir insan olarak hataları, kusurları, günahları olabilir ama Allah’ın geniş rahmetine kavuştuktan sonra bunları konuşmak caiz olmaz. Bazı Müslümanlar Necip Fazıl’ın aleyhindeymişler. Olabilir. Bendeniz onun yazılarından, kitaplarından, sohbetlerinden feyz almış bir kimse olarak hakkında hüsn-i şehadet ederim ve onu tenkit ve yermek hususunda dilimi tutarım. Bâbıâli adlı kitabının birinci baskısında (1975, s. 337-338) bendeniz ve Kadir Mısıroğlu için “…Birer kürsü sahibi, Şevket Eygi ve Kadir Mısıroğlu…” demiştir. Küfre, nifaka, dalalete=sapıklığa karşı en karanlık yıllarda cihat bayrağını yücelten merhum üstad Necip Fazıl’ı rahmetle anıyorum.                                                                                        12.03.2013

Babasının cenaze namazını kıldırdı

Ordu’nun sevilen iş adamlarından Kahraman Gıda Sanayi İşletmesi sahibi, 75 yaşındaki Salim Kahraman, kalp yetmezliği sonucu yaşamını kaybederken cenaze namazını oğlu kıldırdı. 11 Şubat 2013 12:53 Ulubey Eymür köyünden olan Salim Kahraman, kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti. Kahraman’ın cenaze namazı Orta Camii’nde kılınırken, cenaze namazını İmam Hatip Lisesi emekli öğretmeni oğlu Nuri Kahraman kıldırdı. Cenaze namazına Ordu Belediye Başkanı Seyit Torun, Ordu İl Milli Eğitim Müdürü Nevzat Türkkan, Ordu İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Selami Aydın, Ordu Barosu Başkanı Av. Oktay Çanak, çok sayıda vatandaş katıldı. Cenaze namazının ardından Kahraman’ın cenazesi Ulubey’in Eymür köyündeki aile kabristanlığında defnedildi. Memurlar.net

TAZİYE
Ahmet BİLGÜ
Nuri KAHRAMAN ağabeye ve tün aile fertelerine Sabr-ı Cemil, ecr-i Cezil diliyor, Merhum babalarına Rahman olan Allah'tan Rahmet, Mağfiret niyaz ediyorum.
13 Şubat 2013 Çarşamba 09:06
BAŞ SAĞLIĞI
Kenan CEBECİ
Aziz Dostum Nuri Beye babasının ölümü sebebiyle taziye dileklerimi iletirken, merhuma Allah'tan rahmet, gerideki eş, dost ve yakınlarına da Allah'tan sabrı cemil niyaz ederim. İlim Yayma Cem. Ünye Şube Başkanı
12 Şubat 2013 Salı 09:31
Başsağlığı
iBRAHİM eLİBOLCA
Yıllarca Ensar Vakfı Ordu Şube Başkanlığını yapan Nuri Kardeşim,Başınız sağolsun,Allahsize ve tüm ailenize sabırlar versin acınınızı paylaşıyoruz,Merhuma Allah rahmet eylesin.Mekanı cennet olsun.
İbrahim Elibolca (Şube Başkanı)
Ensar Vakfı Ünye Şubesi Yönetim Kurulu

Toplam 2 Blog, 1 Sayfada Gösterilmektedir.
[1]

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (6131)
AKROSTİŞ YAZILARI (5019)
FOTOĞRAF-NÂME (4707)
EYMÜR-NÂME 1 (4198)
EYMÜR-NÂME 3 (4170)
EYMÜR-NÂME 2 (3979)
MODA-NÂME (3973)
Nûri KAHRAMAN (3614)
Bedford-nâme (3527)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3514)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...