Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%74,5)
Hayır (%20,7)
Kararsız (%4,71)

Toplam Oy: 212

Tüm Anketler

Takvim

« Ekim - 2021

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31

İstatistikler

 Toplam Hit: 3592941
 Sitede Aktif: 2
 Ip: 3.239.2.222
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 16

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

Eymür Yazıları

Bu Kategoriye Ait Blogları Rss İle Takip Et
Eki`09
23
SELÂM DEDE’YE SELÂM!
Eymür Yazıları

Yorumlar(0)

GELENLER, GİDENLER, KALANLAR!

Mâlum, geçtiğimiz hafta sonu havalar çok güzeldi. “Yazdan kalma” diye tâbir edilen cinsten. Bunu fırsat bilerek çocuklarla köy ziyâreti yaptık. Dünyâya 10 gün önce, anneannesinin köyü Yaraşlı’ya ilk defâ gelmiş bulunan Ayşe Begüm hanımefendi ile de yüz yüze gelmem orada oldu. 1 hafta sonra da Bulancak Pazarsuyu’na, babaannesine gidecek.  Öyle tatlı ve güzel ki! Nûri eniştesine uzun uzun baktı, hem de gözlerini kırpmadan. “Bu ne biçim adam?” diye geçmiş olmalı içinden. Öylesine inceler gibiydi yâni! Her neyse, devran el verirse ilerde sorarız konuşmaya başlayınca; “neydi o, tanımaktan çok irdeler gibi bakışlar öyle?” diye! 

Elvin-İbrâhim çifti ve âilelerinin mutlulukları sonsuz. Rabbim tamâmına erdirsin inşâllâh. Ayşe Begüm Hanımefendi daha şimdiden yenilikler ve bereketler getirdi âileye. Babası, daha ilk günlerde girdiği imtihanda başarı göstererek istediği bir yere, Giresun merkezde bir göreve geldi. Kız, şehirli geldi şehirli gidecek; öyle anlaşılıyor.

Yüce Rabbimizin lütuflarına sonsuz şükürler olsun. Onun doğumundan bir hafta kadar önce bizim tarafta da bir Ayşe teşrif etti dünyâya; Ayşe Deniz hanım. Kulağına ezan okumam için daha ilk günden çağırdılar. Amcamın oğlu Bülent Bey ve eşi Burçin Hanım’ı buradan tekrar tebrik ediyoruz. Her sâniye her şey yenileniyor. Çocuklar sabâhlar gibi bir tâzelik getiriyorlar çevrelerine ve çağlarına. Yenilik, ümit, heyecan. Yüce Rabbimiz ümitli yürekleri, hayırlısından muratlarına erdirsin inşâllâh… Cümlenin mutluluklarını sonsuz kılsın!

O gün köyde, belki son meyvelerimizi topladık ağaçlardan. Yarıdan fazlasını kuşların gagaladığı, diğerlerinin de sularının çekilmeye yüz tuttuğu, ama tadından bir şey kaybetmemiş olan üzümler mevsimin son ikramları olmalıydı. Babamlar da, bizim köyden incir getirmişlerdi. Annem hep yaptığı gibi çevreye de dağıtmıştı az da olsa. Çarşıya geldiğimizin sabahında bana da yemek nasîp oldu tekrar. İlk bakışta bayağı buruşmuşlardı ve câzip görünmüyorlardı ama çok lezzetliydiler yine de. Hem neden olmasın ki, yıllanmış kuru incirleri satın alıp alıp yemiyor muyuz aylar sonrasında onca bayatlığına rağmen?

GELEN AYŞE, GİDEN NEŞE!

Daha Pazar akşamından almıştık ölüm haberini. Pazartesi köyümüzde cenâze var. İkindiye kalkıyor. Öğleyi müteâkip annem ve babamla yola çıktık. Havalar yine hafta sonu olduğu gibi. Güz manzarası tamâmen hâkim olmuş tabiata. Yapraklar uçlarından kıvrılmış. Kimi tamâmen kuruyup dökülmüş.

Yol inşaatı hızla devam ediyor. Dedeli’deki viyadükün ayakları tamâmen yerleştirilmiş. Çavuşoğlu’ya kadar en kısa zamanda bitirme kararlılığı gözüküyor ekipte. Gece-gündüz çalışılıyor.

Köye vardığımızda okul yanlarının arabalarla dolmuş olduğunu gördük. Cenâzeye katılım çoktu. Okulun yanını geçip Hacılar Çayırı dediğimiz yere geldik. Her taraf insan. Öbek ya da grup hâlinde çayırda, birbirlerine kısa aralıklar bırakarak serpilmiş 5 armut ağacından birine yaslanmış ya da ocakların arasına çekilmiş şekilde sohbet ediyorlar. Köyümüze bu perspektiften hiç böyle uzun uzun bakmamıştım. Buradan her taraf daha bir başka gözüküyor. Demek ki her açı ayrı bir görüntü kazandırıyor bakanlara.

Merhûmenin yeğeni, Eymürlüler Derneği Başkanı Bahtiyar PALA başta olmak üzere, diğer yakınları ve çocukları bekleniyor. Gece İstanbul’dan yola çıkmışlar. Şu an Ünye-Fatsa civârındaymışlar. O arada namaz oldu. Öğlede olduğu gibi tekrar çadırlar serildi. Ezan okunup cemaatle namaz kılındı. O arada gelecekler geldi. Feryâd ü figân koptu. Evin önündeki helâlleştirmenin ardından okulun düzünde Yusuf Ziyâ ÖZTÜRK hocamızın imâmetinde namazı kılındı. Mezarlığın, okulun hemen yanıbaşındaki kısımında da toprağa verildi. Allâh mekânını cennet eylesin…

Yatan değil, yeten ölür derler ya; aynen öyle. Yaklaşık 11 yıl önce kocası Şevket Amca’ya bahçede koyun yayarken kâlp vurmuş, orada öyle kalakalmış, çok sonraları fark edilmişti. O günden bu güne kâlbinde pille yaşıyor. Ha bugün, ha yarın misâli, eller yürek üstünde. Derken 1,5 yıl önce gencecik evlâtları Güngör Kardeş bir trafik kazâsında rahmetli oluyor. Yüreklere ateş düşüyor. Evlât acısının zorluğunu tadanlar hep söylüyor. Murâdiye Yenge’nin yaşadıklarını komşuları anlatıyor. Allâh sabır versin. Dehşetinden korusun! Rabbimiz kimseye taşıyamayacağı yük yüklemesin…Âmin!

Öte yandan, Murâdiye Yenge de o gün tarlada bel bellemiş. Bir sürü işler yapmış. Köyde iş tükenir mi? O arada kocası Şevket Amca sık sık olduğu gibi rahatsızlanmış. Pazar dememiş, tatil dememiş; onu bir şekilde doktora götürmüş getirmiş. Akşam normal bir şekilde yenilmiş-içilmiş, istirâhate geçilmiş. Bir zaman sonra Şevket Amca lâvabodan dönünce bir inilti sesiyle karşılaşmış. Arada-sırada olduğu gibi bir baygınlık zannetmiş. Daha sonra ambulans çağırma falan derken emr-i hak vâkî olmuş.

Geçen Cuma sabahı mescidde tanıştığımız Sinop-Ayancık doğumlu Hâşim kardeşe buralarda ne aradığını sordum. Buralardan evliymiş, kayınvâlidesi yoğun bakımdaymış; onun için gelmiş. Durumunun ağır olduğunu söyledi. Geçen akşam namaz çıkışı cenâze falan konuşuluyor. Sorduğumda, meğer beklenen değil de onun âbisi ölmüş. Kayınvâlidesi şimdi biraz iyileşmiş. Kendisi dün sabah İstanbul’a döndü. Neye niyet, neye kısmet? Velhâsıl, kimin kimden önce ya da sonra gideceği belli değil.

Ayrıca, gelenler sevinçler getiriyor, gidenler de ağız tadını bozup neş’eleri kaçırıyor! Ama, devrân böyle. Hepsi de bizim için; gelmek de, gitmek de! Peygâmberimiz (SAV) “Ağız tadını bozan ölümü çok anınız!”, “Ölmeden önce ölünüz!” buyuruyor.

Yüce Mevlâ hayâtımızı da, memâtımızı da hayırlı eylesin. Hâşim Kardeşin de dönüp-dolaşıp vurguladığı gibi son nefes çok önemi. Hepimize o anda îmânla can vermeyi nasîp eylesin ves’selâm..(12.10.2009 Ordu Hayat Gazetesi)


SELÂM DEDE’YE SELÂM!

Önceki  gün de, dün olduğu gibi havalar çok güzeldi. Biz o günün büyük bir kısmını, Köseoğlu Dursun GÜMÜŞSOY Amcamızın cenâzesi dolayısıyla Eymür Köyümüzde geçirdik. Kendisi köyümüzün en yaşlılarındandı.  Mâlum,  yaşlıların yaşları hep tartışma konusudur; yüzünde var, ya da o civârlarda diye. Dursun Amca da onlardan.Yıllardır, hanımı Havise yengemizle berâber yatağa mahkûm olarak yaşıyordu. Büyük oğulları Halil Amca da yıllardır rahatsız. Kaç defâ ameliyat geçirdi.  Gelini Dursîne yenge de öyle. Netîcede onlar da 70’li yaşlara gelmişlerdi. Biz, aynı sedirde yatan büyükleri ziyârete her gittiğimizde, diğer odalarda da hastalar olabiliyordu. Torunlar ve gelinin gelinleri hizmet konumunda oluyorlardı. Gelen giden ziyâretçileriyle de manzara hastâne ortamını aratmıyordu. Dolayısıyla evleri son on-onbeş yıldan beridir bir kliniği andırıyor gibiydi. Köyümüzü anlattığımız EYMÜR-NÂME isimli manzûmede bu duruma işâret için şöyle demiştik:

Dursun Amca, Havse Ana, bir de oğul Halil

Günâhlara keffâret; işte çileler delil

Akar Saz’da çeşmesi, sızlanır melil melil

Şırıl şırıl sulardan içebilecek miyim?

Evet, evlerinin alt tarafında, su sızıntıları sebebiyle “SAZ” diye adlandırılan bölgede bir çeşme yaptırmışlardı. O gün de, Dursun Amca’nın cenâzesi için abdest aldığımız çeşmenin alnında, “DURSUN, HAVİSE ve FİKRİYE GÜMÜŞSOY HAYRATI” yazıyor.

Havise Yenge beş sene kadar önce rahmetli olmuştu. O da çok iyi bir insandı. Güleryüzlüydü. Kocası gibi o da, Peygâmberimiz (sav)’in “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.” târifine uyan bir insandı. Kimselere zararları olmadığı gibi herkese yardımcıydılar. Yengeleri Fikriye teyze de ondan 3-5 sene önce vefat etmişti.

Dursun Dede’yle berâber çeşmede ismi yazanların hepsi rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş oldu. Sadaka-i câriye olarak yaptırdıkları çeşme aktığı sürece onların defterlerine hayırlar da yazılmaya devam edecektir. Mevlâ cümlesine ganî ganî rahmet eyleye… Âmin…

      Dursun Dede’nin diğer oğlu, Ordu’muzun ilk buzdolabı îmâlâtçılarından, ORBUZ’un kurucusu Kâni Ağabey 70’li yılların sonunda rahmetli olmuştu. Kendisi aynı zamanda iyi bir marangozdu. Birçoklarımızın evlerinin ustasıydı.

Orbuz Kâni Usta’yı ecel buldu Çaka’da

Kendi yaptığı kazâ, götürdü o dakkada

YâRabb, yakınlarıyla buluştur Sen ukbâda

Rasûlün civârına göçebilecek miyim?

İnşâllâh hepsi de Rasûle komşu olarak buluşanlardan olurlar. Bu noktada ümitli olmamız için sebep çok. Çünkü, bu gidenler başta olmak üzere onların hayattaki çocukları da aşağıdaki hadîsin çerçevesine uyan insanlar. Komşularına karşı değil kötülük ya da eziyet, ağızlarından küfür bile çıkmaz. İçki, kumar gibi haramları işlediklerini ise ne gördük, ne de duyduk. Rabbim cümlesine hayırlı, uzun ömür ve selâmetler ihsan etsin.

“Allâh’a ve Kıyâmet Günü’ne îmân edenler, komşusuna eziyet etmesin. Allâh’a ve Âhiret Günü’ne îmânı olan, misâfire ikram etsin. Allâh’a ve Âhiret Günü’ne îmân etmiş olan, ya hayır söylesin veyâ sussun.” Buhârî-Müslim (Riyâzüs’Sâlihîn’den)

      Niçin SELÂM DEDE derseniz, arz edeyim: İlkokula gittiğimiz yıllarda Dursun Amcalar bizim okula gidip-geldiğimiz yol üzerinde, köy içinde ikâmet ediyorlardı. Biz de kardeşler olarak hep o yolu tercih ediyorduk. Dursun Amca, çalışmayı seven, kendi hâlinde bir insandı. Havise teyze de öyle. Bizim gönüllerimizi hep hoş tutarlardı. Güleryüzlerini esirgemezlerdi. Bağırırlar, çağırırlar diye endişe duyduğumuz, karşılaşmaktan kaçındığımız türden insanlar değillerdi. Selâm verdiğim ilk kişi olarak, daha doğrusu, selâm idrâkine erdiğim ilk örnek olarak Dursun Amca’yı hatırlıyorum. İlk selâmımı o da ilgi, ciddiyet ve sevgiyle karşılamış tebessüm ve iltifatlarıyla selâm duygularımızı kanatlandırmıştı.

Kılığı, kıyâfetiyle de farklıydı. Saçıyla-sakalıyla bir Anadolu insanı örneğiydi. Şimdi nerede, böyle kılık-kıyâfetiyle, namazı-niyâzıyle, edebi-vakarıyla torunlarına iyi bir örnek teşkîl eden insanlar?! Cenâze günü Ziyâ Hoca’mız, görev yaptığım günlerde, arkamda vakit namazı kılan cemaatimin sonuncusunu da uğurluyoruz bugün diyordu yaşlı gözlerle. Herkes de iyiliğini konuşuyordu. Kimsenin aklına bir olumsuzluk gelmiyordu. Ne mutlu!

Onu, bu duygularla, güzel bir günde, cennet bahçelerinden bir bahçe olacağını umduğumuz istirahatgâhına tevdî ettik. Mevlâ taksîrâtını afveylesin… Âmin…

İkibin dokuz yılı, ekimin on sekizi

Hastânede kaybettik asırlık dedemizi

Güzel bir güz gününde köye çağırdı bizi

Dursun Amca, selâmsız geçebilecek miyim?

      Sâdece hayatta değil, mematta da selâm gerekli! İhmâl edilmemeli! İşte hadîs-i şerîf:

“Bir kul, dünyâda iken tanıdığı bir kimsenin kabrine uğrar da selâm verirse muhakkak o (mevtâ) kendisini tanır ve selâmını alır.” Feyz’ül Kadir C.5

            Selâm, İslâm, selâmet, dârüs’selâm(selâm yurdu cennet) hepsi aynı kökten kelimeler. Bir nevî birbirlerini tamamlıyorlar:

            “Siz îman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de hakkıyla îmân etmiş olmazsınız. Onu yapınca birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi size; ARANIZDA SELÂMI YAYINIZ!” Hadis

            Demek ki, selâm deyip geçmemeli. Çünkü ondan cennete bir yol var!

Hülâsa-i kelâm, selâm(et) yolun açık olsun Selâm Dede, ves’selâm!...

 

 

 


Ağu`09
2
EYMÜR YAZILARI
Eymür Yazıları

Yorumlar(0)

 

 

 

                                        ÜÇ SÂLİH

“Salı’nın Sâlihleri”  olarak da koyulabilirdi yazının başlığı. Geçen Salı günü bir komşumuzun düğünü vardı köyde. 1. Sâlih’ in oğlunun torunu evleniyordu. Dâvetiye geleli epey olmuştu. Ona katılmanın hazırlıkları içerisindeyken diğer komşumuz Sâlih KARACA Amca’nın ölüm haberi ulaştı, tedâvi için gittiği  İstanbul’dan. Karadanoğlu Sâlih Amca yılların emektarı, herkesin işine koşan, kimseye zararı olmayan, kimseye zulmettiği söylenemeyecek olan, kendi hâlinde, garip diyebileceğimiz bir insandı. Çevrede, işinde çalışmadığı, çağrılıp da yardımına gitmediği kimse yoktur diyebiliriz rahatlıkla. Dolayısıyla herkeste, hepimizde hakkı ve üzerimizde emekleri var. Hayâtı çilelerle geçmiş, bağlarda-bahçelerde didinmeyle, dağlarda-bayırlarda koşuşturmalarla geçmiş, yokluğu bizzat görmüş yaşamış, çarık kelimesini duyan değil gören ve giyen bir neslin  son örneklerindendi. Okuma-yazması yoktu. Çünkü, o zamanlar doğru-dürüst okul yoktu. Gitmek istediğinde de o zamanların sözü geçenleri: “ – Ne okulu? İnek-dana ne olacak, onlara kim bakacak?” demişlerdi. Bana öyle geliyor ki, hayat boyu insanlar yaşadı, o hep uzaktan izledi. O sâdece çağrıldı, yardımcı oldu, hizmet etti. Tâ Suşehri’ nden atlarla, katırlarla Buğday, Arpa getirişini, gece-gündüz demeden ne çilelerle yol alışını ve o zamanlar yaşanan yoklukları anlatırdı. İnanıyoruz ki hizmet ve himmetleri hak katında karşılıksız kalmayacaktır. Ben onu özellikle evimizin yanındaki, kendisinin fidan olarak diktiği Çınar Ağacıyla hatırlayacağım. Onun yürüyüşleri ve sesleriyle şenlenen  Harman Boğazı onu bu çınar ağacıyla hatırlayacak artık. Bizimle birlikte çınar ağacının rüzgârla fısıldaşan duâları da onunla olacak. Mekânı Cennet olsun.

Salının gündemi belli olmuştu: Öğleye kadar Sâlih Amca’ nın cenâzesine katılacak, öğleden sonra da düğün evine uğrayıp dönecektik. Fakat sabah namazında gelen sürpriz ve çok acıklı bir haber yüreklerimizi yaktı, duyanları yasa boğdu: Yine en yakın komşularımızdan Molloo (Mollaoğlu)  Sâlih Amca’nın oğlu Erdoğan Hoca (Ulusoy) Kardeşimiz , akşam arkadaşlarıyla Ordu’dan Ulubey’e, evine dönerken Akpınar’da geçirdikleri bir trafik kazâsı sonucu vefat etmişti.

DÜNYÂ

Duruyorken, bir dostun ölüm haberi gelir

Dünyâ fânî demenin bir daha yeri gelir

Budur olacağımız, yalan kalacağımız

Ne gelen burda kalır, ne giden geri gelir!

Arkadaşlarının da bir çoğunun ağır yaralandığı bu elîm kazâ onu aramızdan alıp sonsuz ufuklara kanatlandırmıştı. Bu âni olay salâ olup sîneleri yaka yaka  dalgalandı dağlarda, derelerde, tepelerde. İnsanlar akın akın geldiler. Ulubeydeki cenâze merâsimi onun kişiliğinin, karakterinin, insanlığının niteliğini yansıtıyordu elbette. Meğer ne çok seveni varmış. İnsanlara insan gibi davranmış, tepeden bakmamış, görevini ciddiyet ve sevgiyle yapmış. İnsanlar da onu takdir etmiş ve onun farklılığının farkına varmış olmalı ki o gün Ulubey farklı bir günü yaşadı. Her yer cemaat oldu. Caddeler, sokaklar, çarşılar taştı. Binlerle ifâde edilebilecek dil ve gönül onun için içten duâ etti, Hakk’a niyâzda bulundu, ardından gözyaşı döktü. Kardeşlerini görmeliydiniz, İstanbullardan uçup gelen yeğenleri ve sevenleri görmeliydiniz! Daha önce görev yaptığı yerlerden gelenleri görmeliydiniz. Çarşamba’ dan iki araba gelmişti meselâ. Gözyaşları sel olmuştu. Kâlpler  erimiş akıyordu. Gözler  Peygamber (SAV)in komşuluğunda buluşmanın hasretiyle bakıyordu ardından.

Öğleye doğru Sâlih KARACA Amca’yı uğurladık. İkindide de Erdoğan ULUSOY Kardeşimizi. Onlar gidince ölüme kendimizi daha yakın hissediyoruz. Çünkü ölünce sevdiğimiz insanların yanına gideceğimizi düşünmek insana tesellî veriyor. Yüce Rabbim  gidenlerimize rahmet, kalanlarımıza da sabırların en güzelini ihsân eylesin. Sâlih ULUSOY Amca 1978’de de bir diğer oğlu Hicâbi Kardeşi askerlikten dönerken kaybetmişti. Bu ikinci acı onu daha da nûrânîleştirecek diye inanıyorum. Emine Yenge de öyle. Allah (CC) yardımcıları olsun. Bu olayı da sabır ve tevekkülle karşılayacaklardır.  Yüce Rabbimiz onları ve bizleri sevgili elçisinin komşuluğunda buluştursun inşâllâh. Âmin.

Öğle, İkindi derken akşam yaklaştı. Akşama doğru da öbür Sâlih’lerin, cenâzeler dolayısıyla oldukça sessizleşen, âdetâ yas tüten düğününe hayırlı olsuna uğradık. Gelin kızımızın babası Nizâmettin KAHRAMAN anlı-şanlı davulcu esnafından. Hattâ Davulcular Derneğinden haber göndermişler, 14 takım Davulla geliyoruz diye. Fakat komşumuz , komşularının acısını paylaşmak adına bu dillere destan olacak teklifi, “ Olmaz!” diyerek geri çevirmiş. Velhâsıl Eymür Köyü’ müz, davulcunun kendi düğününde davul çalamadığı bir günü yaşadı. Ne yaparsınız, mızrap her zaman neşeli havalar vurmaz, bâzen de hüzün makâmında nağmelenir. Her zaman her şey insanın istediği gibi olmuyor ves’selâm...

 

PAZARDAN MEZARA

 

                 Pazar gün köydeydik. Pazartesi günü de gitmek durumunda kaldık. Çünkü cenâze vardı. Hacıların Şevket Amca’nın oğlu Güngör Duran, çalıştığı şirket arabasıyla Tekirdağ-Malkara’dan İstanbul’a dönerken geçirdiği trafik kazâsı sonucu 39 yaşında hayâtını kaybetmiş. Olayı ulusal televizyonlar da tüm acıklığı ile yansıtmışlar ekranlara, izleyenlerin anlattığına göre. Allâh rahmet eylesin. Âmin…

                   Babası 8 yıldır kâlp hastası. İlk haber geldiğinde, kendisi bahçede çalışırken yığılmış kalmış saatlerce, durumu çok kritik diye duymuştuk. Pil yardımıyla yaşıyor. Daha bir ay önce pili yeniletmek için gittiği İstanbul’da, rahmet-i Rahmân’a kavuşan bu oğullarının  evinde kalmışlar. Bu cenâze vesîlesiyle öğrendiğimize göre, annesi de hem kâlp hastasıymış, hem de şeker hastalığı sebebiyle bir gözü de görmüyormuş. Öbürü de çok zayıfmış. Durum bu, ama neylersiniz ki sırası gelen gidiyor ve o sıra meselesi de bir sır. Ne yaşla ilgili, ne yaz ne de kışla ilgili. Anası, yok babası derken; bir bakmışsın bala’sı gidiyor. Geride de onun balaları kalıyor; Betül(8) ve Mûsâ(14). Yüce  Rabbimiz idrâk ettiğimiz hayâtın arka yüzü olan âhirete intikâl eden bu kardeşimize rahmetiyle muâmele eylesin. Çocuklarının rızkı için çıktığı yolda başına gelen kazâyı cennetinin nîmetleriyle netîcelendirsin. Orada buluşturacağını temennî ettiğimiz yakınlarına, burada sabr-ı cemîler ihsan eylesin… Âmin…

                   Mezarlık Eymür Köyü’müzün tam ortasında. Cenâzeyi aşağıdan yukarı, musallâya çıkarırken, devâm eden hayâtın 40 yıl kadar öncelerine gidiyoruz. Ne yaparsınız; ölen ileri bir âleme, kalanlar da geriye doğru gidiyor işte böyle. Yüce Rabbimiz tüm gidenleri hayırlı ve güzel yerlere vardırsın inşâllâh…

                   Bu mezarlık o zamanlar aralarında ulu ağaçların da bulunduğu, orman denilebilecek nisbette ağaçlarla doluydu. Aradaki meşe, kavak, ardıç, kavlağan, pelit, akasya türünden küçük ağaçları birbirine ören tefekler vardı. Ayrıca çıtırlaşmış bir saça dönüşen böğürtlen ve melocan dikenleri de ağaçların arasından geçebilmenize engel oluyordu.

                   İlkokul hâlâ boş ve harâbe bir binâ olarak orada duruyor. Lojman geçen sene yıkılmış. Köylerde nüfus kalmadı. Yoksa bu binâ restore edilerek tekrar eski canlı günlerine dönebilir; tabiî gelenleri de döndürerek. Köy şuur, hâtıra ve muhabbetine katkıda bulunabilir. Düğün, nişan, sünnet, bayram, sohbet, ziyâret vs. gibi bazı etkinlikler vesîlesiyle buluşma ve de kaynaşma noktası olabilir. Tıpkı, bizim okuduğumuz zamanlarda yapılan müsâmere ve piyesler dolayısıyla tüm köyü gece yarılarına kadar  misâfir ettiği gibi. Köylülerimizi, çocuklarının mârifetlerini izlemek için, ellerine kandil, farfar, gaz lâmbası, ne geçirirlerse kapıp gecenin karanlığında, mezarlar arasından, ecinniler peşlerine düşmüşçesine bir hızla karanlıkları yara yara koşturduğu gibi.

                   Biz bu okulda okurken mezarlığın ortasından bir yol geçiyordu; oradan gelip gidiyorduk. Kar-kış demeden, yağmur-çepel demeden, çamur-çorak demeden. Bir de, şimdi musallâ yapılan kısımda çayırlık bir alan vardı. Kar yağdığında orada kayardık. Bunun dışında, mezarlığın içerisine girmeye korkardık. Hem mezar olduğu için, hem de ağaç yaprakları ve çortlar tamâmen kapattığından dolayı neredeyse karanlık diyebileceğimiz durumda olduğu için. İşin içerisinde çortların çıldıraması, yılan-çıyan korkusu da vardı tabiî.

                   Evet, eskiden “Uzun Çayır” dediğimiz, şimdi cenâze namazlarının kılındığı bu yerde, kızak kaymak ya da yuvarlanmak için kara rağmen koşarak çayırın başına çıktığımız bu yerlerde şimdi neredeyse yorulacak gibi oluyorduk yerin kuruluğuna rağmen. Gel de, “Hey gidi günler heyy!” deme! Derken, aşağıdan yukarıya gelen birisi çekti dikkâtimizi. Bizden oldukça genç olmasına rağmen, birilerinin kolundan tutmasıyla hafif yokuşu tırmanabilen birisi. Çok yakında olmadığı için birden intikâl edemedim; “kim o, şu koluna girilen?” dedim. Baktılar, ben de dikkâtlice baktım bu defâ;

-          Yıldıray değil mi? Dedik bir ağızdan! Ne oldu ona böyle?

-          Felç oldu genç yaşta dediler.

Zorlukla yanımıza kadar gelebildi. Hoş-beşten sonra hasbihâl ettik.

-          Bu sabah geldim. Allâh’a şükür cenâzeye yetiştim.

-          Almanya’dan sırf bu cenâze için mi geldin?

-          Evet. Güngör çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Çok fedâkârdı. Bana çok iyilikleri oldu. Çok da iyi bir şofördü. Ama n’âparsınız ki zaman gelince, ne olursanız olun, gidiliyor demek ki!

-          Öyle kardeş. Artık, duâdan öte yapılacak bir şey yok. Allâh rahmet eylesin!

                   Yıldıray Bey, ben bildim bileli Almanya’da. Öyle çok görüşmüşlüğümüz yok. Arada sırada geldiğinde tevâfukan selâmlaşıyoruz; o kadar. Duyuyorum; Köyde bol bol fotoğraflar çekiyormuş. İlçede, ilde. Sonra bunları kendi memleketiyle ilgili olarak kurduğu web sitesinde insanlarla paylaşıyormuş. Bir-kaç kez bu siteyi ziyâret ettiğim oldu. Sizlerden de ilgilenebilecekler için buraya yazıyorum: www.wer52.de Siteye her gün, dünyânın çeşitli yerlerinden yüzlerce ziyâretçi uğruyormuş. Bir Ordu’lu olarak bizler de zaman zaman uğrayabiliriz rahatlıkla.

-          Hastalığıma alıştım artık. Hâlime şükrediyorum. Almanya’da hastaneye terapiye gidiyorum. Orda neleri var ki! Adam felç. Ağzına yemeğini bile götüremiyor. Bizim elimiz-ayağımız tutuyor çok şükür. Her şey bir imtihan. Allâh beterinden saklasın…

Ve cenâze geliyor o arada. Namaza duruyoruz. Güzel havada, çiçekler, yapraklar arasında, Almanya’dan, İstanbul’dan bu yana kopup gelen kalabalık bir cemaatin hayır şehâdet ve duâlarıyla cenâze namazı kılınıyor.

Hoca bir yerde şöyle diyor duâ cümlesi olarak;

-          Anası hasta, babası hasta derken âniden aramızdan ayrılarak bize ibret vesîlesi olan bu kardeşimizin mekânını cennet eyle, yakınlarına sabr-ı cemîller ihsân eyle…

Biz de diyoruz ki; “Âmin, Âmin, Âmin” ves’selâm…

 

EYMÜRLÜLER KEMERBURGAZ’DA BULUŞTU

 

İstanbul’da yaşayan Eymürlüler İstanbul Kemerburgaz bölgesinde yer alan Belgrat Ormanları Fâtih Çeşmesi piknik alanında buluştular.

İlimiz Ulubey İlçesi Eymür Köylülerinin her yıl yaptıkları piknik coşkulu geçti. Eymür Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nce düzenlenen ve Pazar günü gerçekleştirilen pikniğe, İstanbul’da yaşayan çok sayıda Eymürlü katıldı.

Şeref konuğu olarak piknik alanına gelen Şişli Belediye Başkanı Mustafa SARIGÜL de piknik alanında bir konuşma yaptı. Eymürlüler Dernek Başkanı Bahtiyar PALA’nın takdim ettiği, teşriflerinden dolayı teşekkür ettiği SARIGÜL yaptığı konuşmada, kendilerinin inanç, örf ve âdetlere saygılı bir sosyâl demokrat olduklarını, kültürel özelliklerimizin nesilden nesile intikâli açısından böylesi yöresel faaliyetleri her zaman önemsediklerini ve desteklediklerini belirterek, dernek yöneticilerine teşekkür ederek, kendilerinin ve mensuplarının her zaman yanlarında olduklarını belirtti. O esnâda yağan yağmura aldırmayan SARIGÜL, kendisine tutulan şemsiye altında sürdürdüğü konuşmasının sonunda, Eymür Köyü’nde yapılmakta olan Köy Konak ve Kültür evine harcanmak üzere dernek başkanına 7500 YTL’lik bir yardım çeki verdi. SARIGÜL daha sonra, faaliyeti düzenleyenlere, katılanlara, gösterilen ilgi ve yapılan ikramlara teşekkür ederek piknik alanından ayrıldı.

Ondan biraz sonra da hemşehrimiz Temel COŞKUN Bey piknik alanına geldiler. Ordulular Hizmet Vakfı Başkanı Temel COŞKUN uzun süre Eymürlülerle birlikte sohbet etti. Coşkularına katıldı.

İmtiyaz Sâhibi ve Yazarımız Nûri KAHRAMAN’ın da katıldığı etkinlik güzel bir birliktelik ve faaliyet olarak hâfızalardaki yerini aldı. Daha sonra herkes, fındık mevsimi, köyümüzde, inşaatı bitmek üzere olan Köy Kültür Salonumuzda buluşmak dileğiyle diyerek ve gelecek sene de aynı yerde buluşmayı umarak akşama doğru piknik alanını terk ettiler.

 

                                                  KÖYDE BİR GÜN;

                     BİRAZ CENÂZE, BİRAZ DÜĞÜN!

 

 

               Geçtiğimiz hafta sonu köydeydik. Mâlum, köylerde şimdi bahçeleme tâbir ettiğimiz budama zamânı. Çoğu insan hafta sonunu köylerde çalışarak geçiriyor. Kimi bahçelerde, kimisi tarlalarda, kimisi de ormanda. Yüce Rabbimizin lûtfettiği, şu an bol ve ucuz olan hamsi alıp da köye piknik yapmaya gelenler de yok değil. Ancak ağırlık, bir yandan bahçe temizliği olmakla berâber, bununla bağlantılı olarak yakacak tedâriki için çalışmaya gelenler çoğunlukta. Meselâ biz, bahçelerimizde gittikçe çoğalan, kabaran ve fındıklıkları bürüyerek gölgeleme eğilimini çoğaltan ağaçları budamak ve seyreltmekle meşgûldük. Bir yandan da daha önce bahçelediğimiz ocakların kesilmiş dallarını çırparak odun hâline getirdik. Ağaçlardan ve dallardan elde ettiğimiz odunları çarşıya götürmek üzere  kamyona yükledik. Hem bahçeler temizlendi, hem de bir sürü odun yapmış olduk. Özellikle hamlıktan dolayı biraz yorulur gibi olsak ta sonuçta temiz hava aldık. Bir şeyler yapmanın, bağı-bahçeyi püsürden kurtarıp temizlemiş olmanın hafiflik ve mutluluğunu tattık.Yüce Rabbim sağlık versin yoksa; çalışmak zevkli oluyor.

                   Hele, bizimkisi gibi güzel köylerde, bir de hava müsâit oldumu, değme keyfine gitsin. Çocukları da götürmüştük; halasıgillerde, onların çocuklarıyle berâber mutluluk içerisinde, kendi âlemlerinde geçirdiler günü. Elleri-ayakları toprağa değdi. Köpeklerle havladılar. Kedileri yakalamaya çalıştılar. Purlarda araba yarıştırdılar. At niyetine çubuk sürüklediler. Dışarıda hamsi ızgara yapan büyüklerine odun getirdiler. Gözlerini duman yaktı. Onlarla birlikte üşüştüler ızgaranın başına. Bir yanda tertemiz hava. Ayakların altı yemyeşil çimen. Harmanın çevresinde patates çiçekleri. Pembe, kırmızı güller. Sarı çiçekler. Hoşgıran çiçeklerini de belirtmeden geçmeyelim. Büyük yenge sabahtan beri pancarlıktaydı. Oğluyla birlikte dörünüp durdular orada. Bir yandan pancar toplarken, bir yandan da pancar tohumu ekmişler söylendiği kadarıyla. Mârullar, maydanozlar; sâdık yârimiz, birgün koynuna yatacağımız kara toprağın cennet örneği hediyeleri. Fadime Ana daha aşağılarda, tarlanın alt eteğinde, elinde kazma bir şeyler yapıyor. Ne yaptığını bilmiyorum. Merak ta etmedim. Bildiğim bir şey varsa, o da; hem köyde olmak, hem de yan gelip yatmak diye bir şey yok. Köy deyince toprak akla geliyor. Köyün hâkimi toprak ve sen onun çağrısına uymamazlık yapamıyorsun. Köy deyince hep iş akla geliyor. Onun için köylerde iş hiç tükenmez. Onun için köylerde bereket tükenmez.

                   Çalıştığımız bahçe köyün orta yerinde, Melet Vâdisi’ne bakıyor ve aşağı-yukarı 20 pâre köyü uzaktan görebiliyorsunuz. Uzaklardan motor sesleri geliyor. Yer yer dumanlar yükseliyor. Anlaşılan bahçelerde hayli çalışanlar var civâr köylerde. Namaz vakti geldiğinde çeşit çeşit ezanlar sizi namaza ve felâha dâvet ediyor. Uyanık olmaya, görünürdeki güzelliklere takılıp kalmamaya, o güzellikleri bahşedeni hatırlamaya ve O’nu anmaya çağırıyor. Bir yandan davullar çalıyor. Yapraklar dökülmüş. Evler, yollar meydana çıkmış. Şuayip Tepesi’nde kalan yapraklarda turuncu renk hâkim. Çoğu dallar artık kolsuz-kanatsız. çoğunluk kışın soğuğuna karşı duâya durmuş gibiler.

                   Bir zaman sonra Kur’an sesleri geliyor bir taraflardan. Bir yerlerde mevlit mi okunuyor, yoksa yeni defnedilmekte olan bir mevtânın kabrine toprak atılırken Kur’an’la mı uğurlanmaya çalışılıyor şefaâti umularak. Bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa bir yanda ölüm bir yanda düğün, bir yanda keder bir yanda neş’e hayat devâm edip gidiyor. Hepsi de bizim için! Siz uzaktan dinlerken, yer yer ölüler sanki davulla gömülüyormuş hissine kapılıyorsunuz. Ölümle düğün kavramları yan yana duruşuyor ister-istemez. Birden Mevlânâ çıkıp geliyor aşağıdan yukarı ve Allâh’ın selâmını veriyor. Sonra da ekliyor ellerini ağaçlara doğru götürerek:

“Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler; ellerini topraktan çıkarıp halka doğru yüz türlü işârette bulunurlar. Duyana söz söylerler… Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle, toprağın içindeki sırları anlatırlar…”

“Toprağa hangi tohum atılmıştır da bitmemiştir? İnsanların tekrar dirileceklerinden niçin şüphe ediyorsun?”

“HAK’LA BİR OLUNCA ÖMÜR DE HOŞTUR, ÖLÜM DE!”

“Cenâzemi görünce feryâd edip ağlama! Benim vuslat ve mülâkâtım (sevdiğimle buluşmam, yâni düğünüm!) asıl o zamandır!”

                   Gönül Sultanlarımızdan Mehmet Zâhid KOTKU Hazretleri de “Mü’minler için ölüm yoktur; ancak, bir âlemden başka bir âleme göç vardır.”buyuruyor.

Yüce Mevlâ cümlemizi “ölüm” şuuruyla dopdolu olarak“yaşatsın!” ves’selâm…

 

GELİN OLDUN DA GİDİYORSUN HA KIZ!

 

Allâh’a şükür, tüm olumsuz gayretler ve manzaralara rağmen ülkemizde evlilikler çığ gibi. Yaz boyu yoğunlaşan düğünler diğer mevsimleri de neş’esinden mahrûm bırakmıyor elhamdülillâh.

 Evlilik başlıbaşına bir konu. Îmandan sonra, en hassas meselelerden biri. Her evliliğin, toplumun temellerine atılan bir perçin mesâbesinde olduğunu söylemek mümkün rahatlıkla. Lâkin, evliliğin mânevî boyutuna yabancı kalan nesiller, onu bir romantik olay, ya da ekonomik ortaklık olarak algıladıkları için, kurarken de, yaşarken de, boşanırken de ölçüleri hep ölçüsüzlük oluyor.  Hattâ, çoğu defâ, nikâh boyutu hiç değerlendirilmeye tâbî tutulmayan bir paylaşım ve birliktelik olarak görülüyor.

 Zamanımızdaki boşanmalar ve sebepleri de bu bağlamda yorumlanmaya açık çok derin bir konu. Kanayan ve oluk oluk akan bir yara. Ancak biz, “Nikâh benim sünnetimdir. Kim ondan yüz çevirirse bizden değildir!” diye buyuran bir Peygâmberin ümmetiyiz. Her zaman nikâhtan, evlilikten yanayız. Ne kadar çok olursa, hem ülkemiz, hem toplumumuz, hem de gençlerimiz adına seviniyoruz.

Zaman zaman, yoğun günlerde düğünden düğüne koşmaktan yorulduğunu ifâde edenlere;

- Keşke gençlerimiz ahlâk, iffet ve nâmuslarıyla evlensinler de, biz her türlü yorgunluğa râzıyız! Şeklinde karşılık veren insanlarımızın bu esprili yaklaşımlarına gönülden katılıyorum.

           Yüce Rabbim bu müesseseyi bütün güzellikleriyle korumayı ve sürdürmeyi nasîp eylesin toplumumuza. Mevlâmız, tüm evlenenlerin yardımcısı olsun. Mutluluklarını dâim ve sonsuz eylesin.

            Bugün sizlerle, evimizde gerçekleşen ilk evliliğin duygularıyla kaleme aldığım bir şiiri paylaşacağız. Biz 7 kardeşiz. İlk evlenenimiz kız kardeşlerimizden biri oldu. Sanki bir parçamız kopuyordu. Âilemizin bütünlüğü bozuluyordu. Akışı değişiyordu.

            Bu şiiri daktiloyla yazdım. Çerçeveletip kendilerine verdim. Şiir beğenildi. Fotokopi olarak elden ele dolaştı. Bize âit olan duygular, herkesin hissiyâtının tercümânı olmuştu. İnşâllâh sizler de beğenirsiniz. Yeni kız verenler, ya da verecek olanlar mendil hazırlamadan okumasınlar! Buyurun, işte şiir:

 

BAHÇE DEĞİŞTİREN ÇİÇEĞİMİZE…

-Sevgilerle-

 

Gelin oldun da gidiyorsun ha kız

Bırakıyorsun ha bizleri yalnız!

Annen yaşlar döküp ağlamaz mı kız?

Kalanlar karalar bağlamaz mı kız?

Birlikte elele az mı oynadık?

Kış geldi soğuduk, yazın kaynadık!

Baharları bahçelere çıkardık

Çağlayan sularla biz de akardık

İnek otlatırdık yol boylarında

Tarlayı yakardık güz aylarında!

Küçük büyük, kardeşlerin koşardı

Bizimle birlikte oynar coşardı

Ağlayarak ayrılırdık kimimiz

Yine de dolardı sevinç içimiz!

Demek o günleri mâzîye verdik

Demek günler geldi, gerçeğe erdik

Ağlamakmış sonu bu gülüşlerin

Demek, gitmesi de var gelişlerin!

Gidiyorsun; günler yine geçecek

Ama bilmiyorsun, nasıl geçecek?!

Güneş de doğacak, yağmur yağacak

Yanaklarsa, göz yaşları sağacak!

Kuşlar yine ötecek bahçelerde

Hani, çiçek nerde, gül nerelerde?

Evimizde dönen uğur yok şimdi

Kanatlar kırıktır, huzur yok şimdi!

Ey gül, bahçeyi değiştiriyorsun

Gidip, her şeyi değiştiriyorsun!

Gidiyorsun; evimiz değişecek

Gidiyorsun; eviniz değişecek!

Gitme demek, bilmem olur mu söyle?

Yüce Mevlâmızın dileği böyle!

Çeyizin hazır gülüm, gidiyorsun

Başka gitmekler de var; biliyorsun!

Af dileriz, olduysa kusûrumuz

Ey göz nûrumuz, gönül sürûrumuz

Allâh’tan ebedî huzur dileriz

Hayırlı yolculuk, uğur dileriz

Git gülüm git, dünyân bereket olsun

Âhirette de mekânın Cennet olsun!..

 

Ağabeyin: Nûri KAHRAMAN

30.5.1981

ORDU

            Söz çok uzadı gâlibâ. İsterseniz bu da, akrostişi olmayan bir AKROSTİŞ yazısı olsun. Ama, hâtıra özelliği zengin. Bilhassa, yaşı 40 ve üzeri olanlar, bu mısralarda gezinirken, çocukluk hâtıralarını canlandıracaklar hayâllerinde. İnek yaydıkları, tarlalarda gevük yakıp üzerinden atladıkları, kışın kızak kaydıkları… günlere gidecekler.

            Tabiî nefesleri yeterse!...

-          Derin nefes al, tut nefesini!

 

KINALAR, DÜĞÜNLER;

GEÇİP GİDİYOR GÜNLER!..

 

                   Geçtiğimiz Cumartesi akşamı biri düğün, birisi kına olmak üzere iki cemiyete katıldık. Her ikisiyle de, öğrencilerimiz olmaları dolayısıyla ilgiliydik. İkincisiyle komşuluk bağımız da var. Böyle bir ilgi ve bağlantı olmasa bile, dâvet edilen her yere gitmeye çalışıyoruz elimizden geldiği kadarıyla. Çünkü bu hem dînimizin, hem töremizin, hem de insan olmanın bir gereği. Hayât insanlarla yaşanınca güzel. Mutluluklar da, hüzünler de paylaşılınca anlam kazanıyor.

                   Hâlen Ulubey-Belenyurt Câmii İmam-Hatipliği görevini yapan, aynı zamanda öğrencimiz olan Muhammed DUMAN Hoca’nın kız kardeşi, vakıf faaliyetlerimize çok katkılarda bulunan Meryem Hanım Kızımız’ın Güzelordu Salonu’ndaki düğününe uğradık önce. Epey bir süre orada kaldıktan sonra köyden komşumuz, Emniyetten emekli Ahmet ULUSOY’un kızı Cânan Hanım Kızımız’ın Umut Hastânesi arkasındaki evlerinin önünde icrâ edilen kına merâsimine katıldık. Tüm köylü komşularımız oradaydı hemen hemen. Bu tür merâsimlere katılmak bu anlamda iyi oluyor. İnsanlar bir birini unutmamış oluyor. Komşuluklar, dostluklar, hâtıralar tâzeleniyor. Köy, kök ve toprak şuuru güçleniyor. O akşam da öyle oldu. Düğün için İstanbul’dan gelenler de vardı.

                   Kınada, hem de çarşının ortasında güzelim köy usûlüyle yahnili, keşkekli, tatlılı, börekli zengin bir yemek ikrâmı da yapıldı. Köyden komşuların imece usûlüyle yardımlaşarak ve şakalaşarak tam bir düğün havası estirmeleri bizim milletimize has özelliklerden olarak o akşam en güzel örneklerinden birini sergiliyordu. Yatsı ezanı okundu. Namaza gidenler geldiler. Yemek ikramı devam ediyordu. Bir yanda sohbetler kaynıyordu. Hasretler gideriliyordu. Siyâsetten ekonomiye açık oturumlar icrâ ediliyordu. Bir yandan da kınacılar kendi âlemlerine dalmış gidiyorlardı.

                   Derken, köyden kına getiren erkek tarafı,  kafasının üstünde ışıklı bir tepsi olan bir vatandaşın öncülüğünde(!)  mevcut hengâmın tam ortasına daldılar. Kalabalık yeniden hareketlendi. Dikkâtler oraya toplandı. Dâmat da yakışıklıymış hani! Meraklı gözler biraz oralarda dolaştıktan sonra, kenarlardaki sohbet âlemleri kendi mecrâsına döndü tekrar.

                   Erkek evinin köyde yaptığı düğünde iki davul varmış. Ancak buraya gelmelerine müsâde edilmemiş. Belki de şehirde uygun olmaz diye, bilmiyoruz. Aslında, eğer çalgı olacaksa ve bir tercih söz konusuysa, davul hem geleneksellik hem de gürültü bakımından mevcutlardan daha uygun gözüküyor. Yüksek sesli kolonlar gerçekten yer yer çok rahatsız edici olabiliyor. Neredeyse kulakları patlatacak gibi oluyor. Neyse, iş oraya varmadan, kınalar kız tarafına tevdî edildi. Biraz daha oyunlar oynandı. İkramlar yapıldı. Gelenekler yerine getirildi. Köyden gelenlerin peşinden bizler de oradan ayrıldık.

                   Sabah da, yine köyden komşumuz olan erkek evi tarafının düğününe katılmak üzere Eymür’e gittik. Düğün çok kalabalıktı. ULUSOY âilesi gibi, bu âile de çok sevilen, çalışkan, helâlinden kazanmaya azamî gayret gösteren, tüm fertleriyle edepli insanlardan oluşuyor. Balcı Zeki kardeş çocuklarına hem dînî, hem de dünyevî ilimleri vermeye çalıştı. Bugün evlendirdiği ve bizim de İmam-Hatip Lisesi’nden öğrencimiz olan oğlu Serkan köyümüzün ilk hâfızı olmasının yanında, hakîkâten ağırbaşlı, edebli, olgun bir delikanlı.

Örneği günbegün azalan, millet olarak çok muhtaç olduğumuz, yüzü kızaran cinslerden. Hâfızlık ve okul yanında, yazın doğulara arı götürürken Allâh ona bir yandan da İlâhiyât Fakültesi’ni bitirmeyi lûtfetti. Allâh sayılarını artırsın. Çukurova Üniversitesi’nde okurken, bu arada staj için Ürdün’e de gitti. Duyduğum kadarıyla, göreve atandıktan bir müddet sonra gittiği ve kısa dönem yaptığı askerden yeni dönmüş. Mesûdiye’nin Üçyol Beldesi’nde İmam-Hatip olarak görev yapıyor. Düğününe ta oradan bir otobüs dolusu dâvetli gelmişti. Çok az görev yapmasına rağmen kendisini sevdirmiş. Oradan gelen yaşlı-başlı amcalar, onun onlara yaptığından daha çok hürmet ve sevgi gösteriyorlardı Serkan’a. Ne mutlu!

                   Düğünü de çok güzel oldu. Hasan KAHRAMAN düğün kâhyâsıydı. Osman KARACA da Ombudsman! Pardon, Hediye faslı takdimcisi! İkisi de görevlerini esprilerle süslediler. Düğüne renk kattılar. Her şey güzel cereyân etti. Her şey, özellikle böyle günler eşle, dostla güzel. Sözün özü, Eymür Köyü, 25 Mayıs’da müstesnâ günlerinden birini daha yaşadı. Yüce Rabbim örneklerini çoğaltsın!

                   Bu vâdîde, daha çok şeyler söylenebilir. Âile ve evlilik konusu ülkemizin en önemli konusu bence. Ancak, sözü uzatmak istemiyorum. Yüce Rabbim, İslâm Dünyâsı’na asırlarca öncülük etmiş aziz milletimize böyle yetişmiş, olgun, ağırbaşlı, eğitimli, anlayışlı, edepli eşlerden oluşan nice âileler kurmayı nasip eylesin. Bir birine çok münâsip bu iki güzel gencimize, hayırlı, uğurlu, uyumlu ve maddî-mânevî anlamda verimli âile yaşantıları, sonsuz mutluluklar nasîp eylesin.

                   Sevgili gençlerimizi ve âilelerini kutluyor, hep birlikte nice mutlu günler yaşamalarını, sonsuzlukta da güzellikler ve nîmetlerde buluşmalarını dilerken, kendilerini bir akrostişle selâmlıyor, zaman zaman duâlarda yer almak temennîsiyle selâm sevgi ve saygılar sunuyorum:

 

CÂNAN İLE SERKAN

 

Cânan’ı duyar duymaz vermiş karârı Serkan

Âşık olurmuş zâhir, kulaklar gözden evvel

Neylesin, zaman gelmiş; canlara cânan gerek

Aynını yaşadılar gelenler bizden evvel

Nerede, nasıl çıkar bilemezsin karşına

İlâhî bir kaderdir; yokuştan, düzden evvel

Lûtfudur Yüce Rabbin eşler biribirine

Emânettir demeli; nizâdan, nazdan evvel

Serkan Bey, Cânan Hanım; oldular bir âile

Evlilik sabır ister; sözden ve cazdan evvel

Rabbim mutlu eylesin, hem dünyâ hem ukbâda

Kâlpler zengin olmalı, çoktan ve azdan evvel

Allâh’ın lûtfu size böyle güzel evlilik

Nîmete şükretmeli, nazdan, niyâzdan evvel!..

 

 

 


Toplam 2 Blog, 1 Sayfada Gösterilmektedir.
[1]

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (6131)
AKROSTİŞ YAZILARI (5019)
FOTOĞRAF-NÂME (4708)
EYMÜR-NÂME 1 (4199)
EYMÜR-NÂME 3 (4171)
EYMÜR-NÂME 2 (3979)
MODA-NÂME (3973)
Nûri KAHRAMAN (3614)
Bedford-nâme (3527)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3515)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...